Ben Serkan Demir. «Senin köftelerini köpek bile yemez,» diye gülmüştüm ve yemeği çöpe atmıştım. Şimdi Ece Demir’in finanse ettiği aşevinde yemek yiyorum.
O akşam yemek tabağı çöpe uçtu. Porselenin plastik kovaya çarpmasıyla çıkan keskin ses Ece’yi irkiltmişti.
«Senin köftelerini köpek bile yemez,» diye sırıttım ve bahçedeki köpeği gösterdim. Köpek, uzattığım lokmadan başını çevirdi.
Ellerimi, Ece’nin yeni mobilyalara uygun diye aldığı pahalı mutfak havlusuna sildim. İmajım söz konusu olduğunda ayrıntılara takıntılıydım.
«Ece, sana söylemiştim. İş ortağımı beklerken ev yemeği olmaz. Fakir görünüyor.» Bu kelimeyi ağzımda kötü bir tat bırakıyormuş gibi tükürdüm.
Ece, kusursuz ütülü gömleğime ve evde bile çıkarmadığım pahalı kol saatime baktı. Yüzünde yıllardır ilk kez ne öfke vardı ne de haklı çıkma çabası. Sadece soğukluk vardı; delici, buz gibi bir soğukluk.
«Bir saat sonra geliyorlar,» diye devam ettim, onun halini fark etmeden. «Divan’dan biftek ısmarla. Deniz ürünlü salata da olsun. Kendine bir çeki düzen ver. Mavi elbiseyi giy.» Gözlerim üzerinde gezindi. «Saçını da topla. Bu doğallık seni ucuz gösteriyor.»
Ece başını sessizce salladı. Ben telefonda asistana talimatlar verirken o, kırıkları topladı. Her parça benim sözlerim gibi keskindi.
O an karşı çıkmadı. Neden karşı çıksındı ki? Onun “benim için daha iyi olma” çabalarının hepsi aynı şekilde bitmişti: aşağılanmayla. Sommelier kurslarıyla alay etmiş, “sıkılmış ev hanımlarının hobisi” demiştim. Dekorasyon zevkini “zevksiz” diye küçümsemiştim. Emek verdiği yemeklerse çöpe giderdi.
«Evet, iyi bir şarap da al,» dedim telefona. «Ama Ece’nin kurslarda tattığı şarabı değil. Gerçek şarabı.»
Ece ayağa kalktı, kırıkları çöpe attı ve karanlık fırının camında kendi yansımasına baktı. Yorgun, sönük bakışlı bir kadın. Uzun süredir rahat bir mobilya parçası olmaya çalışan bir kadın. Sonra yatak odasına gitti. Mavi elbiseyi giymek için değil; dolabı açıp bir bavul çıkardı.
İki saat sonra onu aradım. İstanbul’un eteklerindeki ucuz bir otele yerleşmişti bile. Arkadaşlarına gitmemişti; benim onu hemen bulmamam için bilerek yapmıştı.
«Neredesin?» Sesim sakindi ama altında tehdit vardı. Bir cerrahın tümöre bakışı gibi. «Misafirler geldi. Ev sahibesi yok. Kabalık.»
«Gelmeyeceğim, Serkan.»
«Ne demek gelmeyeceksin? Köfte yüzünden mi küstün? Ece, çocuk gibi davranma. Geri gel.» Ben yalvarmıyordum; emir veriyordum. Sözümün kanun olduğuna öyle inanmıştım.
«Boşanma davası açacağım.»
Telefonda sessizlik oldu. Arka planda hafif müzik ve kadeh sesleri vardı. Benim akşamım devam ediyordu. «Anlaşıldı,» dedim buz gibi bir alayla. «Karakter mi göstereceksin? Peki. Oyna bakalım bağımsızlığını. Bakalım kaç gün dayanacaksın? Üç mü?» Telefonu kapattım. İnanmamıştım. Benim için o, kısa süreliğine arızalanan bir eşyaydı.
Bir hafta sonra ofisimde buluştuk. Masanın başında oturuyordum; yanımda temiz traşlı, poker suratlı bir avukat vardı. Ece yalnız geldi. Bilerek.
«Eğlendin mi?» dedim üstün bir gülümsemeyle. «Seni affetmeye hazırım. Tabii özür dilersen.»
Ece hiçbir şey demeden boşanma dilekçesini masaya koydu. Gülümsemem kayboldu. Avukatıma başımı salladım.
«Müvekkilim yapıcı olmaya hazır,» diye başladı avukat yumuşak bir sesle. «Duygusal olarak dengesiz oluşunuz ve gelir kaynağınızın olmayışı göz önüne alınarak…» Ece’nin önüne bir dosya itti. «Aracınız size kalıyor. Müvekkilim altı ay nafaka ödemeyi kabul ediyor. Bu fazlasıyla cömert bir meblağ; mütevazı bir ev kiralayıp iş bulabilirsiniz.»
Ece dosyayı açtı. Meblağ aşağılayıcıydı; benim masamdan düşen kırıntı değil, masanın altındaki tozdu.
«Ev elbette bende kalıyor,» diye devam etti avukat. «Evlilik öncesi alındı. İş de Serkan Bey’e ait. Ortak mal varlığı yok. Siz çalışmadınız.»
Ece, «Ben evi çekip çevirdim,» dedi sessiz ama kararlı. «Ben onun geri döndüğü bir yuva kurdum. İş bağlantılarını kurmasına yardım eden davetleri ben organize ettim.»
Ben homurdandım. «Yuva mı? Davetler mi? Ece, kendini gülünç duruma düşürme. Her ev kadını bunu daha iyi ve daha ucuza yapardı. Sen sadece güzel bir süstün. Üstelik son zamanlarda o da sönmeye başladı.»
İncitmek istiyordum ve başardım. Ama Ece’nin gözlerinde yaş yoktu; aksine öfke kaynıyordu. «Bunu imzalamayacağım,» dedi ve dosyayı geri itti.
«Anlamıyorsun,» diye atıldım, öne eğildim. Gözlerim kısıldı. «Bu bir teklif değil.» Bir ültimatomdu: ya kabul edecek ve sessizce gidecekti ya da hiçbir şey alamayacaktı. «En iyi avukatlar bende. Senin yalnızca benden geçindiğini kanıtlayacaklar. Bir asalak gibi.» Bu kelimeden zevk alıyordum.
«Bensiz hiçbir şeysin. Bir hiç. Doğru dürüst köfte bile kızartamıyorsun. Mahkemede bana nasıl karşı çıkacaksın?»
O an Ece’nin gözlerinde kendimi bir yabancı gibi gördüm: güçlü bir adam değil, kontrolünü kaybetmekten korkan kendini beğenmiş bir çocuk. O çocuk bendim.
«Görüşürüz mahkemede, Serkan. Ve evet, yalnız gelmeyeceğim.»
Arkasını dönüp gitti. Ben nefretle baktım. Kapı kapandığında geçmiş de kapandı. Bunu kolayca kabullenmeyeceğimi ve onu mahvetmeye çalışacağımı biliyordum. Ama Ece, hayatında ilk kez hazırdı.
Dava hızlı ve aşağılayıcıydı. Avukatlarım Ece’yi, “becerilememiş bir akşam yemeği” yüzünden intikam almaya çalışan çocuksu bir parazit gibi gösterdi.
Ece Demir’in avukatı yaşlı, sakin bir kadındı. Tartışmadı; sadece kanıtları masaya koydu: fişler, hesap dökümleri, makbuzlar. “Uygunsuz” akşam yemeklerinin malzeme fişleri, önemli toplantılardan önce takım elbiselerimin temizlik faturaları, iş bağlantıları kurduğum davetlerin biletleri. Hepsini Ece ödemişti.
Bu titiz, sıkıcı bir işti. Amacı, Ece’nin işe katkısını kanıtlamak değildi; yalnızca tek bir şeyi kanıtlıyordu: O bir asalak değildi. Ben.



