Ümit’i evime davet ettim, ama hazırlanmaya vaktim kalmadı. Sanırım biraz oyalanmışım. Üzerimde evde giydiğim sabahlık vardı ve masanın üstünde yığılmış bir sürü patates duruyordu, soymam gerekiyordu.
Tam o sırada kapı çaldı. Geldi. Adamı kapının önünde bekletmek de olmazdı. Mecburen bu hâlde kapıyı açtım. Üstelik, adam ilk defa geliyordu. Çok utanmıştım.
Hemen telaşla ellerimi sallayarak ona içeri gelmesini işaret ettim, odasına davet ettim. Kendim de banyoya gidip üstümü değiştirmeye koyuldum. Beş dakika sonra çıktığımda ise adam ortada yoktu. Bu nasıl iş? Yoksa gitmiş mi?
Mutfakta bir kontrol ettim, patatesleri soyuyordu. Başını yana eğmiş, büyük bir dikkatle çalışıyordu. Ona sessizce baktım, çünkü gerçekten çok duygusaldı. İçimde yumuşacık bir his belirdi. Adam hoş biri, bunun için söz yok. Üzerine aldığı pantolon ve kazak renkleriyle birbirini tamamlıyordu. Çorapları yeni, hemen fark ediliyordu. Saçları düzenli, ince ve zarif bir parfüm kokusu vardı üzerinde.
Ufak bir akşam yemeğinden sonra biraz yürüyüş yapmaya karar verdik. Dar antrede birbirimize omuz atarak geçerken gülüyorduk. Ardından o, sanki ben bir prensesmişim gibi büyük bir jestle paltomu uzattı. İlgi odağı olmak güzel bir duygu. Kendini kırılgan ve değerli hissediyorsun. Sana özen gösterilmesi gerektiğini biliyorsun.
Yolda yürürken, yokuşlarda dirseğimden nazikçe destek oluyordu. Kapıyı açarken hafifçe kenara çekiliyor, “Buyur geç” diyordu.
Yolda bir çiçek tezgâhına rastladık. Elimden tutup beni sürükledi içeriye. Satıcıya “Hanımefendi ne isterse” dedi. Ben utançla kocaman bir kırmızı gül istedim. O alaycı bir tebessümle başını hafifçe salladı. Bir dakika sonra elime belki de bir düzine taze çiçekten oluşan bir buket verdi.
Küçük bir şişe şarap, ufak bir pasta ve meyve almak gerekiyordu. Markette, fikrini dayatmadı, tavsiye vermedi. Hafifçe geri durdu, adeta bir kraliçeye refakat eden paşa gibi. Yetişmiş adamlar da varmış dünyada. Kim inanırdı?
Akşam mutluydum. İçimde tarifsiz bir sevinç, etrafımı sarmaladı, kalbim cam gibi tıngırdadı. Nadir bir centilmenle birlik, sanki klasik bir romanın sayfalarından çıkmış. Bazen içimde endişe beliriyordu: Acaba o bir insan mıydı, ya da bir hayal mi?
Dans eder gibi beni döndürüp, gözlerime neşeyle bakarak kanepede oturmamı sağladı. Ustaca bir hareketle masayı kurdu. Mutfaktan bir şişe şarap getirdi. İnanılmaz bir sezgiyle, sormadan kadehlerin yerini buldu.
Kadehler parlak, meyveler gülümsüyor, mumlar yanıyor. Yanımda zarif bir adam. Daha ne istenir? Hiçbir şey. Bu, bir kadının hayal edebileceği mutluluğun zirvesi, kutlama anı.
Telefonu çaldı. Biraz somurttu, annesinin aradığını söyledi. Suratında hoşnutsuz bir ifadeyle koridora çıktı.
Kadın içgüdülerime uydum ve fark ettirmeden peşinden gittim.
“Evet anne, tabii ki anne.” Sonra aniden: “Yeter artık, bıktım senden!” gibilerinden bağırdı. Beni şok etti. Allah’ım, korkutucuydu. Acaba psikopat mıydı, ya da başka bir psikolojik sorun mu vardı?
Geri döndüğünde yüzünde aldatıcı bir gülümseme vardı, hiçbir şey olmamış gibi. Üzgün numarası yaptım. Arkadaşımdan bahsettim, kocasının içkili olduğundan ve onun çocukla çaresiz kaldığından. “Bir yarım saat sonra buraya gelecekler” dedim. Rica ettim: “Yarın devam edelim mi buluşmamıza? Ben de üzüldüm.”
Gitti. Tüm gece uyuyamadım. Kalbimden tuhaf bir his geçiyordu. Sabah bir mesaj yazdım: “Üzgünüm, ama sen hoşuma gitmedin. Herhangi bir açıklama yapmadan.”




