Hey! Parazit seni, çabuk buraya gel!

— Tarkancık! Seni afacan seni! Çabuk buraya gel!!!

Baba Nuriye alışageldiği gibi kırılan fincanın parçalarını süpürüyor ve Tarkancık’a sitem ediyordu. Zaten biliyordu ki, Tarkan sabaha kadar ortalıklarda görünmeyecek. Eskiden, Tarkan daha genç ve toyken, seslenildiğinde hemen gelirdi. Ancak birkaç kez bezle ve süpürgeyle azar işittikten sonra akıllandı. Artık Nuriye Hanım’ın ses tonundan ve bağırışlarının desibelinden tehlikenin boyutunu anlayabiliyordu. Akşam gelebileceği zamanları ve iki–üç gün görünmemesi gereken durumları ayırt edebiliyordu.

Bu sefer bir fareyi kovalarken masadan unutulmuş bir fincanı düşürmüş, öncekinde bir paket pirinci devirmiş, daha önce de birçok küçük aksilik yaşamıştı. Hep şu yaramaz fareler yüzündendi. Ama Nuriye Teyze, Tarkan’ı suçlamaya devam ediyordu, oysa aslında onun suçu yoktu. Tarkan sadece görevini yapıyor, yakaladığı fareleri, köstebekleri ve sıçanları getirip Nuriye Hanım’ın yastığına bırakıyordu.

Sabah olup da yeni bir “rapor” gördüğünde, Nuriye Teyze sessizce dua eder ve aynı eski teraneyi tuttururdu:

— Tarkancık! Seni afacan! Yine niye yatağıma getirdin bunları? Kovacağım seni vallahi!

Fincanı da kırık görünce öfkesi daha da alevlenirdi. Ama kimsenin önünde kedisini över, onu methederdi. “Çok iyi bir fare avcısı, temiz ve sevecen!” derdi. Tarkan, Nuriye Hanım’ın küçük mahsulünü büyük bir titizlikle korur, yoksa fareler bodrumu talan edip patates ve havuçları yer bitirirdi. Kabuksuz kalmış olurduk.

Kırılan tabak çanak gibi hadiseleri ve diğer karışıklıkları ise Tarkan, kaçınılmaz ufak kayıplar olarak görürdü.

O akşam, Nuriye Hanım bir tabağa süt koydu ve kedisini çağırdı ama Tarkan kayıplara karışmıştı ve gelmeye hiç niyeti yoktu:

— Pisi pisi, Tarkan, neredesin? Sütün ekşiyecek. İşin gücün rast gitmesin!

Nuriye Hanım akşam yemeği için patates kızartmaya karar verdi. Bodrumun kapağını açtı ve inleyerek merdivenlerden aşağı indi. Üç büklüm olmuş durumda ve gözleri kısmış bir halde patateslerin olduğu bölüme ulaştı. Gözleri yarı karanlığa alışınca Tarkan’ı gördü.

Zavallı kedi nefes almakta zorlanıyordu. Sağ ön patisi şişmiş, iki kat büyümüştü. Yanında koca bir ölü yılan yatıyordu.

“Allah’ım!” diye haykırdı Nuriye Teyze, zehirli dişlerin eline saplandığını hayal ederek. Bu düşünce bile hemen tansiyonunu yükseltti ve kalbi düzensiz atmaya başladı. “Tarkancık, canım benim! Ölmek mi istiyorsun? Bekle biraz, şimdi. Sensiz ne yaparım ben?”

Kediyi kucaklayan Nuriye, bodrumdan çıktı, cüzdanını çantasına koydu ve terlikleriyle komşusunun kapısına koştu.

— Cemal! Cemalcim! Yardım et, beni kasabaya götür.

— Ne oldu Nuriye Teyze? Gece vakti neyin acelesi bu?

— Veterinere gitmemiz lazım. Yılan Tarkan’ı soktu. Hadi götür bizi, Allah’ını seversen. Sonrasında ben benzin paranı da zahmetini de öderim.

— Az bekle Nuriye Teyze. Karıma haber vereyim, gidiyoruz.

Veterinerin önünde Nuriye Teyze arabadan indi. Her adımda bir “ah” çekip sızlanarak nefes nefese kalan Tarkan’ı kollarına alarak içeri girdi.

— Kızım, dedi nöbetçi doktora. — Yardım et, Tarkan’ı kurtarın ne olur. Onun dışında kimsem kalmadı.

Zavallı kediyi görmek teşhisi koymak için yeterliydi.

— Yılan mı? Ne zaman soktu?

— Bugün. Tam olarak saatini söyleyemem. Onu bodrumda buldum ve hemen buraya geldim.

— Hemen serum yapalım.

Tarkan götürüldü.

Yaklaşık yirmi dakika sonra, doktor Nuriye Teyze’nin yanına geldi:

— Belgeleri dolduralım, tamam mı? Siz sahibisiniz değil mi? Adınız neydi?

— Nuriye Demirtürk.

— Kedinizin adı? Kaç yaşında?

— Tarkan, sanırım altı yaşında. Lütfen onu kurtarın. Onunla konuşur, film izlerim. Kışın sıcacık tutar beni. Nerede bulurum daha iyi bir fare avcısı? Beni yılana da karşı korudu.

Nuriye Teyze ağlamaya başladı.

— Sakin olun. Elimizden geleni yapacağız. Onu gece burada bırakmanız gerekecek. Yarın gelin, durumu öğrenirsiniz.

— Kızım, bu çok pahalı mı?

— Merak etmeyin. Sadece ilaçların ücretini ödersiniz. Eminim kısa zamanda iyileşecek. Kuvvetli bir kediniz var!

— İsminiz neydi?

— Duygu Yıldız.

— Allah size sağlık versin, Duygucum.

Arabada, Nuriye Teyze Cemal’e sordu:

— Cemal, yarın sabah beni buraya getirir misin?

— Nuriye Teyze, yarın işe saat yedide çıkıyorum.

— Ben de seninle geleceğim.

— Ama hastane dokuzda açılıyor.

— Beklerim, sorun değil.

— Tamam, yarın gelirim.

Ertesi gün, Duygu Hanım işe giderken klinik önündeki bankta oturan dünkü ziyaretçiyi gördü. Yaşlı hanım umutla kalktı:

— Bizim afacanın durumu nasıl?

— Hemen bakalım.

Yarım saat sonra, Nuriye Teyze Tarkan’ı kollarına alarak otobüs durağına doğru yürüyordu. Kedinin başını okşarken:

— İşte Tarkan, Duygucum dedi ki, üç gün sonra yeni gibi olacaksın. Sana ev yapımı kaymak alacağım. Ve sucuk. Hak ettin. Yeter ki uzun yaşa, benim nazik kediciğim! diyordu.

Rate article
Lifequest
Hey! Parazit seni, çabuk buraya gel!