O aşk ki uçurumun kenarındayken hayata döndüren — gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız bir hikâye
Sizinle zihnimden hiç çıkmayan bir hikâye paylaşmak istiyorum. Bu sadece bir hikâye değil, en karanlık günlerde bile umudun sessizce ama zamanında gelebileceğini hatırlatan birer anıdır. Gerçek aşkın, zorluklar belirdiğinde yanınızda kalmayı bildiğinin kanıtıdır.
Hikâye, dizimden sakatlandığım için Ankara’da bir şehir hastanesindeki odada başladı. Küçük bir sorun sandım; bağlar yıpranmış, bir hafta hastanede kalacak, sonra eve dönecektim. Ama oda arkadaşım — narin bir yapıya sahip, solgun yüzüyle, keder dolu gözleriyle genç bir kadın — hayatıma ve hayata bakış açımı sonsuza dek değiştirdi.
Adı Zeynep’ti. Henüz 22 yaşındaydı. Ameliyat için bekliyordu; doktorlar, yaşaması için tek çarenin diz üstünden bacağı kesmek olduğunu söylemişti.
Her sabah bir genç adam ziyaretine geliyordu. Adı Serkan’dı. Bir termos dolusu kahve getiriyor, dışardaki gelişmeleri anlatıyor, internette gördüğü komik hikâyeleri paylaşıyor, bazen de sadece sessizce elini tutuyordu.
İstemeden bir konuşmalarına kulak misafiri oldum. Zeynep, Serkan’ı gitmeye ikna etmeye çalışıyordu. Ona yük olmak istemediğini, geleceğini elinden almak istemediğini söyledi. Sesi titriyor, ama yüzü taş gibiydi.
Serkan ise sessiz, ama kararlı bir dille cevap verdi:
— Unut bunu. Hiçbir yere gitmiyorum. Bu bizim hayatımız ve ben o hayatta kalacağım. Sonsuza dek.
Bir akşam koridora kısa bir süreliğine çıkmıştım. Döndüğümde yüreğim ağzıma geldi — Zeynep pencerenin kenarındaydı. Yedinci kat. Rüzgar saçlarını savuruyor, elleri titriyordu. Aşağıya bakıyordu.
Koşarak yanına gittim, adını seslendim. Döndü — gözyaşlarına boğulmuştu. Onu kucakladım, kelimenin tam anlamıyla pencereden uzaklaştırdım. Uzun süre konuşmadan oturduk. Sonra her şeyi anlattı.
— Gelinlik giyemeyeceğim, — diye fısıldadı. — İlk dansımı yapamayacağım. Çocuğumun peşinden koşamam. Bacağı olmayan biri olarak kimim ben?..
Onu sakinleştirmeye çalıştım, ama içten içe biliyordum: zaten bir cehennemi yaşıyordu. Ruhu paramparçaydı. Kendisiyle vedalaşır gibiydi.
Birkaç gün sonra ameliyat oldu. Geceleri ağrıyla inliyordu, daha fazla ağrı kesici istiyordu, ama bence en çok acıyan ruhuydu.
Bana taburcu ettiler. Onu arayıp destek olmaya çalıştım, ama kısa ve soğuk cevaplar verdi. O an anladım ki, kimseyi yanında istemiyordu. Ben de rahatsız etmeyi bıraktım. Ama düşüncelerimde hep o vardı.
Yıllar geçti. Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum; nasıl yaşıyor, ne durumda, hayatta mı?
Sonra bir gün — sıradan bir gün. Yaz, güneş, ben İstanbul’un ortasında, Moda’da yürüyüş yapıyordum. Bir anda iki küçük kızıyla genç bir çift gördüm — gülüşüyor, eğleniyorlar. Ve anladım ki o Zeynep. Yanında da Serkan.
Yanlarına koştum, Zeynep’i kucakladım — ikimiz de ağladık. Gözyaşının arasından güldü. Modern, rahat bir protez edinip tekrar yürümeyi, araba kullanmayı öğrendiğini, eğitimini tamamladığını, bir iş bulduğunu anlattı. Şu an doğum izninde olduğunu, küçük kızının henüz altı aylık olduğunu söyledi.
— O zamanlar uçurumun kenarındaydım, — diye sessizce anlattı. — Serkan olmasaydı… atlayacaktım. O beni ayakta tuttu. Her gün beni sevdiğini söyledi. Hayatın bitmediğine, yeniden başladığına ikna etti.
Uzun süre konuştuk, sonra ben yoluma devam ettim, ama içimde bir ışık vardı.
Biliyor musunuz, biz sıkça türlü şeylerden şikayet ederiz: trafik, yorgunluk, kavgalar, patron, kriz… Oysa bir yerlerde biri sadece yaşamak için mücadele veriyor. Dizlerinin üstünde durabilmek — kelimenin tam anlamıyla.
Zeynep ve Serkan’ın hikayesi — bu acı değil, aşkın gücü hikayesidir. Elini sıkıca tutmanın önemini anlatır. Bırakmamanın, yanında olmanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatır, hatta korktuğumuzda bile.
Herkesin bir Serkan’ı olsun isterim. Ve kendimizin de birine Serkan olabilmeyi; şu an zor durumda olan birine. Çünkü bazen uzatacağımız tek bir el bile bir hayatı kurtarabilir.




