Yirmi Yıl Acı ve Hayal Kırıklığı: Eşimin Eski Ailesi Hayatımı Cehenneme Çevirdi

Yirmi yıl acı ve hayal kırıklığı: Eski kocamın ailesi hayatımı nasıl cehenneme çevirdi

İstanbul’daki evimin kapısını son kez kapattığımda, hayatımın yeni ve güzel bir bölümüne adım attığımı sanıyordum. Sadece başka bir ülkeye değil, Paris’e, bir eş olarak gidiyordum. Saygıdeğer bir adamın, boşanmış, olgun bir Yahudi’nin eşi olmak için. Hayatım, Montmartre’nin kubbeleri altında “Bazilika” kilisesinde yapılan düğünle bir masal gibi görünüyordu. Arkadaşlarımın kıskançlıkları, tanıdıkların hayranlıkları, sosyetik etkinlikler, dergilerde çıkan fotoğraflar… Kaderin nihayet bana her kadının hayalini kurduğu şeyi sunduğunu düşünüyordum. Ama tüm bunların, yıllarca sürecek acıların, ihanetlerin ve yalnızlıkların saklandığı parlak bir kılıf olduğunu hayal edemezdim.

Samet benden yirmi beş yaş büyüktü. Çocuğumuz olmadı – ben kırkıma yakındım ve o sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı. Kendi yaşıtlarım olan Meltem ve Fransa’dan gelen kızı Ayşe, beni baştan beri kibirle ve soğuklukla karşıladı. Gözümde onlar terbiyesiz, şımarık ve sürekli talepte bulunan insanlardı. Evimize gelip, resimler, servis takımları, heykelcikler alır giderlerdi. Hiçbir zaman izin istemezlerdi. Samet sessizdi. Sessizce talan edilmeye izin verirdi; yani ben, yeni eşi ve bizim evimiz. Benimle yaşıyor ama eski eşine nafaka ödemeye devam ediyordu. Evet, bunların hepsi evlilik sözleşmesinde belirtilmişti. Biz ufak bir dairede mütevazi yaşarken, eski eşi, onun emekli maaşıyla her ay gelen ödemelerle aile konağında keyif sürüyordu. Ona çorbalar yapıyor, hastalandığında yatağının başında oturuyordum, paralar ise geçmişin içine akıp gidiyordu.

O hastalandığında, tüm o ihtişamlı yaşamımız sona erdi. Ne bir kıyı ne de seyahatler kaldı – sadece ilaçlar, serumlar ve aşağılanma vardı. Ondan sonra mı? Kızları evimize girip, “aileye ait” saydıkları her şeyi topladılar. Dolabın kapısını kırıp, koltuğu götürüp, hatta çaydanlığı bile aldılar. Sessizdim. Savaşacak gücüm yoktu. Geriye sadece Yahudi soyadım ve İstanbul’da kiraya verdiğim küçük bir daire kaldı. O paralar da bana hayatta kalmak için yetiyor, çünkü Paris’te ben sadece ihtiyaç sahibi, belediye evlerinde yaşayan biri oldum. Sosyal hizmetler sürekli beni kontrol eder, gizlice bir yerlerde çalışıp çalışmadığımı anlamaya çalışır. Büyüteç altında, yabancı yüzler arasında, soğuk içinde ve yabancı bir dilde yaşıyorum.

Ne zaman İstanbul’daki küçük daireme gelsem, komşular bana “Paristen gelen” biri olarak, hafif bir kıskançlıkla bakıyor. Kimse bilmiyor ki, ben burada nefes almak için varım, tatil için değil. Kendi köşemde, burada hayatta hissediyorum. Beni burada eleştiren yok, talan eden yok, adım adım izleyen yok. İşte burası benim sessizliğim. Arkadaşlarım ne kadar ararsa arasın, “Fransız mutluluğum” için kıskansalar da, ben Paris’in aslında nasıl bir yer olduğunu biliyorum – aşk değil, yalnızlık şehri.

Hiçbir çocuğum yok. Akrabalarım yok. Sadece ziyaret için gelen arkadaşlarım var – geceyi geçirmek ve ücretsiz “Avrupa” çatıdan yararlanmak için. Sonra kaybolup giderler. Geriye Skype, sabit telefon konuşmaları ve boşluk kalıyor. İki ülke, iki yaşam, iki dünya arasında yaşıyorum. Bazen her şeyi bırakıp temelli dönmeyi hayal ediyorum. Fakat nereye? Kime? Her şey yaşandı, kaybedildi, ihanete uğradı. Geriye kalan tek bir şey var – sabır.

Belki kader merhamet eder. Belki de yaşlılığımda hayal ettiğim gibi yaşarım. Şimdilik — sadece direniyorum. Dişlerimi sıkarak. Bir Gavroche gibi. Paris’te.

Rate article
Lifequest
Yirmi Yıl Acı ve Hayal Kırıklığı: Eşimin Eski Ailesi Hayatımı Cehenneme Çevirdi