Köylü insanlarla alay edilmesine dair bildiklerimi bizzat yaşadım.
Ekonomi bölümünden mezun oldum ve henüz yeni bir özel şirkette muhasebeci olarak çalışmaya başladım. Sanki rüyalar gerçekleşti; iyi bir iş, istikrar, büyük şehirde yeni bir hayat şansı… Ama daha ilk günlerde, yıllardır unutmaya çalıştığım o anılara baştan sona gömüldüm. Bana yıllar öncesine, üniversite yıllarına geri dönmüşüm gibi hissettiriyordu; o zamanlarda bana ‘köylü kızı’ damgası yapıştırıyorlar ve küçümsemekten çekinmiyorlardı.
Fakülteden kızların bana nasıl baktıklarını asla unutmayacağım; alaycı, küçümseyici bir gülümsemeyle, sanki ben insan değil de, onların parlak dünyasına yanlışlıkla girmiş bir kuklaydım. Modadan uzak, makyajsız ve eski bir paltoyla, sırt çantamda kozmetik çantası yerine babaannemin börekleri vardı. Dış görünüşümü düşünmüyordum; tek amacım trene geç kalmamak, yanlış otobüse binmemek, kampüste binayı karıştırmamaktı. Benim dünyamda ruj için yer yoktu; sadece korku ve çaba için vardı.
Çorum’a yakın bir köyden geliyordum. Babam bir atölyede çalışıyordu, annem ise postanede. Tanıdık olmadan, ders çalışarak, dayanamayan ellerle, geceleri soğukta sınavlara hazırlandım. Kabul edildiğimde, en zor kısmın geride kaldığını sanıyordum. Ama yanılıyordum.
Hiçbir şey değişmedi. Yerli kızlar hâlâ alayla bakıyorlardı, kışın tek deri çizmelerimle karda yürürken. Yanımdan geçiyorlardı, sanki ben hiç yokmuşum gibi. Ellerimi nefesimle ısıtırken, otobüs durağında titrediğimde daha çok belirginleşiyordu bu durum. Başlangıçta beni sadece görmezden geliyorlardı; ardından kahve içmeye davet etmeye başladılar, gitmeyeceğimi bildikleri için – çünkü param yoktu. Bu, onların çarpık eğlencesiydi; benim zoraki bir gülümsemeyle reddedişimi izlemek.
Stas’la o zaman tanıştım. O da ‘aykırı’ydı; Yalova civarından bir köylü çocuğu, zayıf, utangaç, sessiz. Kütüphanede bir dilim ekmekle oturmanın ve yurt ışıklarının yanmasını beklemenin ne demek olduğunu bilirdi. Arkadaş olduk. Hiçbir zaman sevgili olmadık ama gerçek dostlar olduk. Şimdi bile hâlâ görüşüyoruz. O ailesinin yanına dönüp çiftlikte yardım ediyor ve muhtar olarak çalışıyor. Ben Ankara’ya taşındım, ablamın yanında kalıyorum; o yalnız başına çocuk büyütüyor ve onu yalnız bırakmak istemiyorum.
Yıllar sonra ilk kez bunları dile getirdim. Sebep, o ‘parlak yıldızcık’lardan biriyle, eski bir sınıf arkadaşımla beklenmedik bir karşılaşma oldu. Ofisime bir iş için gelmişti. Kibirli, başı dik, bakımlı elleri ve sürekli üstün görünmeye çalışan ifadesiyle. Beni hemen tanıyamadı ya da öyle gibi yaptı. Ona bir zamanlar kahve getirmişim gibi davrandı. Getirdiği evraklar hatalarla doluydu. Sakin bir şekilde açıkladım: her şey yanlıştı, bu belgelerle hem kendini hem de beni, tüm şirketimizi riske atabilirdi. Nezaketle bir yanıt almak yerine, bana bağırdı, eski üniversite günlerindeki gibi parmağıyla işaret etmeye başladı.
Ve yıllar sonra ilk kez, gözlerinin içine baktım. Sakin bir sesle, “Biz kurumumuzda bağırmayız. Belgelerinizi alın ve çıkın. Düzelttiğinizde yeniden gelin,” dedim. Sessizce belgeleri aldı ve gitti. O an hiçbir şekilde kin duymadım, sadece hafifledim.
Ona intikam alabilirdim. Bana yaptıklarını ona yapabilirdim. Ama yapmadım. Çünkü ben öyle biri değilim. Çünkü büyüdüm. Çünkü onlar beni ezmeye çalışsa da, benim hâlâ bir onurum var. Alaylara, soğuğa, açlığa, aşağılamalara rağmen direndim. Üniversiteye girdim, mezun oldum, iş buldum, yeğenime bakıyorum, aileme yardım ediyorum. Gerçek dostlarım var, vicdanım var ve biliyorum ki, insan mekânı süsler; mekân insanı değil.
İyiliğin değerini biliyorum. Kötülüğün değerini biliyorum. Ve eğer bugün, o korku dolu gözlerle bakan sırt çantalı kız yine karşımda dursaydı, onu kucaklardım ve şunu derdim: “Başaracaksın. Seni kıramazlar. Güçlü olacaksın.”
Ve biliyorsunuz, bu asıl önemli olan. Onlar gibi olanların, size boyun eğdirmesine izin vermemek. Onlar gibi olmamak. İnsan kalabilmek. Her şeye rağmen.




