Hayallerim Mutluluktu, Gelecek Planlarım Vardı, Ama Sadece Hakaretler Aldım!

Hayatım boyunca mutluluğu hayal ettim, gelecek için planlar kurdum ama sadece hakaretlerle karşılaştım!

Benim adım Ayşe Yılmaz ve Muğla’nın sakin sokaklarında yaşıyorum. Mezuniyet toplantısında onu, Mehmet’i, tekrar gördüm — 20 yıl sonraydı. Mehmet geniş omuzları ve dağınık saçlarıyla karşımda duruyordu, ama gözleri — büyük, derin, tanıdık bir hüzünle dolu — beni delip geçiyordu, tıpkı gençlik yıllarımızdaki gibi. Beni dansa davet etti, tıpkı eskiden bir çift olduğumuz zamanlardaki gibi. Onun sıcaklığını, nefesini, gücünü hissettim — ve bedenim titredi, sanki zaman geri gitmiş gibi. O gece, rüyalarıma tekrar girdi ve anladım ki eski aşk bitmemişti.

Neden ayrıldık? Hatırlamıyorum. Üç yıl boyunca evli gibi yaşadık, gelecek için planlar yaptık: bahçeli bir ev, küçük bir çiçek ve mum dükkanı; çocuklarımıza isimler düşündük — Elif, Kerem… Sonra aniden kayboldu — tek kelime etmeden, iz bırakmadan, beni bir boşluk içinde bırakarak gitti. Mezuniyet toplantısında, birkaç kadeh şarap ve dans ettikten sonra, ikimiz de biliyorduk: bu bir yeniden başlama şansıydı. Altı ay sonra İzmir’e, onun yanına taşındım. Eşi vefat etmişti, ben de yuvamı kuracak birini bulamamıştım. Başta her şey güzeldi ama mutluluk hayalleri kabusa döndü.

Sevgi istiyordum, ama sadece aşağılama buldum. Mehmet’in iki oğlu vardı — 16 ve 18 yaşlarında, Ahmet ve Emre. Onlara anne olmaya çalışmadım — bu aptallık olurdu. Sadece dostluk, anlayış istedim, beni hayatlarının bir parçası olarak kabul etmelerini diledim. Elimden gelen her şeyi yaptım: onları önemsiyor, yemek yapıyor, hediyeler alıyor ve evde huzur olsun diye fedakarlık ediyordum. Ama sıcaklık beklerken soğuk rüzgarlarla karşılaştım. Her şey, çocukların vefat eden annelerinin ailesi geldiğinde daha da kötüye gitti. Onlara elimden geldiğince saygı gösterdim çünkü onlar da ailenin bir parçasıydı. Ama her ziyarette kendimi dışlanmış bir yabancı gibi hissettim.

38 yaşındaydım, bu yeni şehre, yabancılara, evlerine alışamamıştım. Herkesi memnun etmeye çalışma çabalarım beni tükenmiş hissettiriyordu. Çocukların bıraktığı dağınıklık, ilgisizlikleri beni boğuyordu. Büyük olan, Ahmet, ben işteyken kız arkadaşını getiriyor, bizim yatak odamızda, yatağımızda uzanıyorlardı, yatak çarşaflarını kirletiyorlardı. Kız arkadaşımın kremlerimi, fırçamı, terliklerimi kullandığını gördüm; mutfağı dağıtıyor, saatlerce o kaosu temizlemekle uğraşıyordum. Küçük Emre ise sürekli şikayet ediyordu: aldığım giysi yanlış, yemek annesinin yemekleri gibi değil diye. «Sen sadece ev hanımısın, evde oturuyor ve hiçbir şey yapmıyorsun,» diye yüzüme vuruyordu. Sabrediyordum, sonuna kadar. Mehmet’le konuşmaya çalıştığımda ise, sanki söylediklerim boş sözlermiş gibi beni geçiştiriyordu.

Komşularla arkadaş olmak istiyordum — derler ki, bazen komşu akrabadan daha yakındır. Ama orada da hayal kırıklığı vardı: insanlar sadece vefat eden eşinin ne kadar mükemmel olduğundan bahsediyordu. Ben? Yaşayan bendim, onca yıl onu sevdim, işimi, şehrimi, alışkanlıklarımı onun ve ailesi için terk ettim. Karar verdim: Eğer bir çocuğum olursa her şey değişir, bana saygı gösterirler. Ama çocuk istediğimde, Mehmet kesin bir dille “Benim çocuklarım var, daha fazlasını istemiyorum” dedi. Peki ya ben? Ellerim boş kaldı, anne olma hayalim Mehmet tarafından yok edildi.

Bundan sonra her şey daha da kötüye gitti. Mehmet değişti — artık gençliğimde tanıdığım o delikanlı değildi. Hayat onun içindeki sıcaklığı söndürmüştü ve bana sinirle bakıyordu. Sanki onu kızdırmak için varmışım gibi kusurlar buluyordu. Sonuna kadar çabaladım ama her şey beyhudeydi. Son damla, işten eve geldiğimde Ahmet’in kız arkadaşını bornozumla gördüğüm an oldu. Evde dolaşıyordu, sanki evin sahibiymiş gibi, oysa bana ait olan kişisel şeylerdi bunlar! Sakinliğimi korudum ve “Lütfen eşyalarıma dokunma,” dedim sessizce. Gülerek, “Abartma!” dedi. Neden böyle yapıyordu? Ona yemek yapıyor, onu kendi çocuğum gibi temizliyordum ve o ise ruhuma tükürüyordu.

Dayanamayarak odadan kaçtım. Mehmet mutfaktan fırladı, öfkeden kıpkırmızı olmuş ve bağırarak üstüme yürüdü. Donakalmış bir şekilde, kulaklarıma inanamıyordum. Beni tembel olmakla suçladı, evden gitmemi bağırarak emretti, eline geçenleri — bir bardak, bir kitap — fırlattı. Gözlerim yaşlarla dolu bir halde çantamı kaptım ve üzerimde ne varsa öylece dışarı çıktım. İlk trene binip Muğla’ya, ailemin yanına döndüm. Ertesi gün, eşyalarımı bir kurye ile gönderdi — soğukkanlılıkla, bir not bile olmadan, sanki çöp muamelesi yaparcasına.

Zaman her şeyi iyileştirir, derler. Bu düşünceden kaçınmaya çalışıyorum. Acı azalsa da yara kalıyor. Beni hayal ve yaralarımla kabul edecek birini bulacağıma inanıyorum. Mehmet ilk aşkımdı, ama kaderim değil. Mutluluk istedim, ama geride sadece kırıklar kaldı. Şimdi tanıdık sokaklarda, Muğla’dayım, yeniden nefes almayı öğreniyorum, ve umuyorum ki gelecekte beni bekleyen ışık, yeni bir karanlık değil.”

Rate article
Lifequest
Hayallerim Mutluluktu, Gelecek Planlarım Vardı, Ama Sadece Hakaretler Aldım!