Yalnız 91 yaşındaki bir adam, yavru bir köpeği kurtardı, ancak kısa süre sonra köpek de onu kurtardı.
Eşini ve oğlunu kaybettikten sonra 91 yaşındaki Fevzi, mucizelere olan inancını kaybetmişti. Tver yakınlarındaki küçük bir köydeki yaşamı, her adımın yaşlı kemiklerinde acıyla yankı bulduğu gri, sıradan bir günler dizisine dönüşmüştü. Ancak her şey, yol kenarında yırtık bir kutuda terk edilmiş yavru bir köpek bulduğunda değişti. Bundan iki yıl sonra, köpek kaybolduğunda, arayışlar Fevzi’yi hayalini bile kuramadığı bir mucizeye götürdü.
Soğuk bir sonbahar rüzgarı, yaprakları köyün eski camisine giden ıssız patika boyunca süpürüyordu. Fevzi, yıpranmış bastonuna dayanarak yavaşça yürüyordu, her adım onun için bir sınavdı. Yaşı 91 olduğu için temkinli hareket ediyordu, her nefes ise ona uzun yaşadığını ve ne kadar yalnız olduğunu hatırlatıyordu. Yıllar önce korkunç bir kazada kaybettiği eşi Ayşe ve oğlu Mehmet’ten sonra dünyası yıkılmış, geriye sadece bir boşluk kalmıştı.
Pus, her şeyi hayalet gibi sararak yerin üzerine çökmüşken, Fevzi hafif bir ses duydu ve durakladı. Hemen duyulmayan bir inleme, yol kenarına bırakılmış ıslak karton bir kutudan geliyordu. Artrittan ağrıyan eklemleriyle inleyerek eğildi ve baktı. Kutunun içinde, siyah-beyaz tüyleri ve kocaman gözleriyle titreyen küçücük bir köpek yavrusu vardı. Kutunun kapağında yamuk bir şekilde “Lütfen ona bakın!” yazılı bir not asılıydı.
Fevzi’nin, acı ve yalnızlıktan donmuş kalbi sarsıldı. O gözlere bakarak mırıldandı:
— Görünen o ki, Allah beni unutmadı…
Titreyen elleriyle yavru köpeği kaldırdı, eski bir cekete sardı ve eve doğru yola koyuldu. Camii bekleyebilirdi; bu küçücük melek onun daha çok ihtiyacındaydı.
Köpeğe Mert adını verdi — Ayşe’nin ikinci çocukları için düşündüğü isimdi, ama kader onları bu çocukla ödüllendirmemişti. Köpeğin iyi niyet dolu gözlerinde Ayşe’nin yumuşaklığından bir şeyler vardı ve isim kalbine adeta yerleşmişti.
— Umarım beni seversin, ufaklık, — dedi Fevzi, ve yavru cevap olarak minik kuyruğunu salladı.
Mert, daha ilk günden Fevzi’nin hayatına coşkulu bir neşe ve sevinçli havlamalarla daldı. Göğsünde yıldız gibi beyaz bir leke olan büyük bir köpek olarak büyüdü. Sabahları Fevzi’ye terliklerini getirir, öğlenleri çay içerken yanında otururdu, sanki yaşlı adamın sıcaklığına ihtiyacı varmış gibi. İki yıl boyunca ayrılmaz bir ikili oldular. Mert, Fevzi’nin sabahları kalkma, dışarı çıkma, dünyaya gülümseme nedeni oldu. Köydeki akşam gezintileri alışılmış bir manzara oldu: kamburlaşmış yaşlı adam ve onun sadık köpeği, gün batımında huzurla yürüyen.
Ancak bir gün, o korkunç ekim perşembesi geldi. Mert, tüm gün huzursuzdu — kulakları titriyor, pencereye sarılarak uluyordu. O gün köyde bir kargaşa vardı: terk edilmiş bir bahçede bir grup sokak köpeği toplanmıştı. Daha sonra Fevzi, bunların bir dişi köpeğin kızışma dönemi nedeniyle toplandığını öğrendi. Mert, kapının yanında dolanıyor, dışarı çağırıyor gibiydi.
— Sakin ol, dostum, — dedi Fevzi sevgiyle, tasmasını alarak. — Yemekten sonra yürüyüşe çıkarız.
Ama Mert’in huzursuzluğu sadece arttı. Fevzi onu her zamanki gibi bahçeye bıraktığında, köpek kafese doğru hızla koştu ve uzaktan gelen havlamaları dinlemeye başladı. Fevzi yemek hazırlamaya gitmişti ama on beş dakika sonra, Mert’i çağırdığında cevap yoktu. Bahçe kapısı aralık kalmış, posta kutusunda bir mektup vardı. Peki köpek neredeydi? Belki postacı kapıyı kapatmayı unutmuştu? Panik Fevzi’nin içine düştü. Boğuk bir sesle Mert’i çağırdı, bahçeyi dolaştı ama köpeği yoktu.
Saatler günlere dönüştü. Fevzi neredeyse hiç yemek yemedi, uyumadı, Mert’in tasmasını sıkarak verandada oturdu. Sesine alıştığı sessizlik şimdi ruhunu parçalıyor, eski saatin tiktakları sinirlerine dokunuyordu. Komşusu Hüseyin, yolda vurulmuş bir köpek haberiyle geldiğinde Fevzi’nin dizlerinin bağı çözüldü. Kalbi paramparça oldu. Bunun Mert olmadığını öğrendiğinde derin bir nefes aldı ama hemen suçluluk hissetti. O köpeği defnettirdiler, dua mırıldanarak — onu veda etmeden bırakamazdı.
İki hafta boyunca umut azaldı. Eklemlerindeki ağrı daha da arttı — ya arayışların ya da geri dönen yalnızlığın etkisiyleydi. Ve bir anda telefon çaldı.
— Fevzi Bey, ben muhtar Hakan, — ses heyecanla titriyordu. — Görevde değilim, eski yel değirmeninin arkadaki ormanda dolaşıyordum. Bir kuyudan gelen havlama duydum. Sanırım bu sizin köpeğiniz. Hemen gelin!
Fevzi, titreyerek bastonunu kaptı, Hüseyin’e gidip onu götürmesi için yalvardı. Kuyuda onları ipler ve fenerlerle bekleyen Hakan vardı.
— Orada, — dedi Hakan. — Göğsündeki beyaz yıldızı gördüm ışık tutunca.
— Mert! — Fevzi, sesi çatlayarak bağırdı. — Evlat, beni duyuyor musun? Ses ver!
Derinden gelen tanıdık havlamalar duyuldu. Bir saat içinde kurtarma ekipleri geldi. Bir kişi aşağı indi ve kısa süre sonra kalabalık sevinçle iç çekti. Mert kurtarıldı — kirli, zayıflamış ama hayattaydı. Bırakır bırakmaz Fevzi’ye koştu, yaşlı adamı yere devirdiler.
— Oğlum, — Fevzi ağlıyor, tüylerine yapışıyordu. — Beni öldürmeye niyetlendin galiba…
Etraftaki insanlar alkışladı, bazıları gözyaşlarını sildi. Yan komşu kadın fısıldadı:
— İki haftadır köpeği çağırdığı için sesi kısıldı. İşte gerçek aşk bu…
Hakan, yaşlı adamın kalkmasına yardımcı oldu.
— Eve gidelim, — derken.
Ertesi gece, Fevzi’nin evi, komşularının sesleriyle doldu. Ünlü tarhana çorbasını yapmıştı, Mert ise misafirlerin arasında dolaşıyor fakat her zaman sahibinin ayaklarına geri dönüyordu. Daha sonra yaşlı adam koltuğuna oturdu, köpek yanında uyuyakaldı. Dışarıdaki rüzgar sessizce uğulduyordu.
— Ayşe hep derdi ki, aile yollar ne olursa olsun birbirini bulur, — Fevzi mırıldandı.
Mert, rüyasında kuyruğunu sallayarak onayladı. O gece, birlikte sonsuza dek kalacaklarının huzuru içinde uyudular.




