Üç kez evlendim ve her seferinde ideal eş olmaya çalıştım: şimdi yaşamımın sonbaharında yalnız kalmaktan korkuyorum.
Üç kez evlilik bağı kurdum ve her seferinde yakınlarıma kendimi adamış, sabırlı ve fedakar bir eş olabilmek için tüm ruhumu adadım. Ancak mutluluğu inşa etmek için üç denemem acı bir hayal kırıklığına dönüştü ve şimdi beni kemiren bir korku var: Yaşlılığımı boşlukta ve yalnızlık içinde mi geçireceğim?
İlk eşim, Ahmet, yüzüme acımasız sözler fırlatarak gitti: “Sıkıldım senden.” Benden, çocuklarımızdan, ilgimden, çabalarımdan… “Sıkıcısın, — dedi küçümseyici bir bakışla. — Tek yapabildiğin güzel yemekler!” O zamanlar kadın mutluluğunun bu olduğunu sanıyordum: evde düzen sağlayıcı, anne ve kocamın dayanağı olmak. Onu nasıl tutabileceğimi, kalmasını sağlamak için ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ve işte böylece yapayalnız kaldım — iki küçük çocukla, kaybolmuş ve ezilmiş hâlde.
İkinci eşim, Mehmet, hayatıma girdiğinde her şeyin farklı olacağı umudunu taşıyordum. Hatalarımdan ders almayı öğrenmiştim: daha bilge olmaya, daha az talep etmeye, daha çok affetmeye çalışıyordum. Ama kader tekrar vurdu: paraya korkunç derecede ihtiyaç vardı, ikimiz de işte harap olduk, sonra ben hastalandım. Ölümcül değildi ama yeterince ciddiydi ve desteğe ihtiyacım vardı. O an onun gerçek yüzünü gördüm. Bağırmadı ya da kargaşa çıkarmadı — eşyalarını topladı ve başka birine gitti. Hasta bir eş ve üç çocuk — kime böyle bir yük gerekir ki? Hayatımdan geceye karışır gibi sessizce kayboldu, beni yalnız mücadele ederken bıraktı.
Üçüncü eşim, Ali, benim için gerçek bir sınavdı. Onunla Eskişehir yakınlarındaki küçük bir kasabada tanıştık, oradayken amaçsız, kaybolmuş biriydi. Onu adeta uçurumdan çektim: ayağa kalkmasına yardım ettim, maaşımın yarısını verdim, hayallerini destekledim. Onu, kendimi düşünmeden, bir nehir boyunca çekilen bir sandal gibi ileriye doğru çektim. Ama o benim için en ufak bir hareket yapmadı — en küçük bir güzel hareket ya da bir damla minnettarlık bile göstermedi. Ama kendimi ikna ettim: erkek ailenin reisidir, ve onu desteklemeliyim, bu her şeyi üstlenmek anlamına gelse bile. Yakın zamanda bana soğuk gözlerle bakıp şu yargıyı verdi: “Kendini bıraktın. Yaşlandın, bakımsızsın.”
Benden sadece üç yaş küçük, ama kendini genç ve güçlü, beni ise ilgiyi hak etmeyen biri olarak görüyor. Yıllarca desteklediğim, beslediğim, yeniden ayağa kalkmasına yardım ettiğim kişi bunu söylüyor! Öfke doldu içime. Artık dayanamazdım: ona para vermeyi bıraktım, o ise hemen beni cimri olarak nitelendirdi, tüm “kusurlarımı” hatırlattı, sanki ona ömrüm boyunca borçluymuşum gibi. Sözleri bıçak gibiydi ama gözlerimi açtı: artık değerimi bilmeyen biri için yaşamaya devam etmek istemiyorum.
İşte, kırkını aşmış, kalbi kırık ve elleri boş biri olarak bir yol ayrımında duruyorum. Yıllardır bu ilişkiler için ruhumu verdim, bu ilişkileri daha iyi hale getirmek için ne kadar çabaladım, ama sonuç ne oldu? Boşluk. Geleceği düşünmekten bile korkuyorum. Şimdi kime gerekli olabilirim? Yaşlı kadınlar sevilmez — ya da belki yanılıyorum? Bu düşünceler beni bir sonbahar gecesinde esen soğuk rüzgar gibi kemiriyor ve cevabı nerede bulacağımı bilmiyorum. Üç kez aile kurmaya çalıştım, üç kez yanıldım ve şimdi yalnız kalma korkusu kapıyı giderek daha güçlü çalıyor. Acaba kaderimde yalnız kalmak mı var, yaşam önümden akıp giderken?”




