Kayınvalidem ve kayınpederim bizi evlerine davet ettiler. Masalarını görünce, hayretten küçük dilimi yutuyordum.
Kayınvalidem ve kayınpederim için hazırlık yapmaya başlamıştım. Üç gün boyunca sanki önemli bir sınava hazırlanıyormuş gibi uğraştım. Ben Mersin’in küçük bir köyünde büyüdüm, burada misafirperverlik sadece bir gelenek değil, kutsal bir görevdir. Çocukluğumdan beri öğrendiğim bir şey varsa, o da misafirin tok ve memnun edilmesi gerektiğidir, hatta bunun için elindeki son şeyi vermen bile gerekebilir. Bizim evimizde yemek masası her zaman dolu olurdu – et çeşitleri, ev yapımı peynirler, sebzeler, mezeler, börekler. Bu sadece bir ikram değil, aynı zamanda saygı, sıcaklık ve cömertliğin bir sembolüydü.
Kızımız Elif birkaç ay önce evlendi. Kayınvalidem ve kayınpederimle daha önce de görüşmüştük ama nötr bir mekânda – kafede, düğünde. Ancak bizim evimize, şehir kenarındaki sıcak dairemize henüz gelmemişlerdi ve bu yüzden nasıl geçeceği konusunda oldukça heyecanlıydım. Onları bizim eve davet etmeyi ben önerdim; aramızdaki bağların güçlenmesini ve birbirimizi daha iyi tanımamızı istedim. Kayınvalidem Mine Hanım seve seve kabul etti ve ben hemen işe koyuldum: alışveriş yaptım, meyve ve dondurmayla stoklandım, ünlü kremalı ve cevizli pastamı pişirdim. Misafirperverlik benim kanımda var ve onları hayal kırıklığına uğratmamak için elimden gelenin en iyisini yaptım.
Kayınvalidem ve kayınpederim oldukça entelektüel insanlarmış — ikisi de üniversitede öğretim görevlisi, tavırları ve zekâları hemen saygı uyandırıyordu. Başlangıçta konuşacak konu bulamamaktan ve aramızda rahatsız bir sessizlik duvarı oluşmasından endişe ediyordum, ama akşam oldukça sıcak geçti. Çocuklarımızın geleceğinden bahsederek sohbet ettik, şakalar yaptık ve geç saatlere kadar oturduk. Elif ve eşi akşam bize katıldığında atmosfer daha da samimi hale geldi. Sonunda kayınvalidem ve kayınpederim, bizi bir sonraki hafta onlara davet ettiler. Demek ki onlarda hoşnut kalmışlardı; bu düşünce içimi ısıttı.
Davet beni çok mutlu etti. Hatta kendime yeni bir elbise aldım — koyu mavi, zarif bir yaka kesimiyle, böylece yerinde görünecektim. Tabii ki, yine bir pasta yaptım — market pastalarını hiç sevmem, çünkü ruhu yoktur. Sabah olduğunda, eşim Ahmet mızmızlanarak çıkmadan önce bir şeyler yemek istedi ama ben onu uyardım: “Mine Hanım, bizi ağırlamak için hazırlık yapıyor demişti.” Tok bir şekilde gidersen kırılır! Sabret.” Bir iç çekti ama beni dinledi.
Onların şehir merkezindeki dairelerine vardığımızda, hayranlıkla iç geçirdim. İç dekorasyon sanki bir dergi kapağından fırlamış gibiydi: yeni tadilat, pahalı mobilyalar, zarif detaylar. Özel bir şey bekliyordum, sıcak bir akşamı dört gözle umarak. Fakat ağırlama odasına götürüldüğümüzde ve masayı gördüğümde kalbim sarsıldı. Masada… hiçbir şey yoktu. Ne bir tabak, ne bir peçete, ne de ikramdan bir eser. “Çay ya da kahve ister misiniz?” diye sordu kayınvalidem, sanki bu son derece doğalmış gibi hafif bir gülümsemeyle. Tek ikramım benim pastamdı; pastayı övdü ve tarifini istedi. Çay ve pasta dilimi – işte bizim “şölenimiz.”
Boş masaya bakarken, içimde bir yığın hayal kırıklığı ve şaşkınlık büyüyordu. Ahmet yanımda oturuyordu ve gözlerindeki açlıkla karışık hayal kırıklığını görebiliyordum. Sessizdi ama, dönüş saatini beklediğini biliyordum. Zorla bir gülümseme gösterip, artık gitsek iyi olur, dedim. Teşekkür ettik, vedalaştık ve kayınvalidem ve kayınpederim umursamaz bir halde bir dahaki hafta yine bize geleceklerini söylediler. Elbette – bizim masamız her zaman yemeklerle dolu, sadece bir bardak çayla kalakalmıyor!
Dönerken, arabada, bu sahneyi kafamdan çıkaramıyordum. Misafirlerini nasıl böyle karşılayabilirlerdi? Ailelerimizi ve misafirperverlik konusundaki anlayış farklılığını düşünüyordum, bizim aramızda açılan bu uçurumu. Benim için masa evin kalbidir, ilgi ve özenin simgesidir, fakat görünüşe göre onlar için sadece bir mobilya parçası. Ahmet ise sessizdi, ama içinde bekleyen fırında tavuk hayalini kuruyordu, buzdolabında bizi bekleyen. Sabah yemeğini vermemiştim, şimdi ise pencereden dışarı, ihanete uğramış bir insan edasıyla bakıyordu. Kendimi kandırılmış hissediyordum – yiyecek yüzünden değil, ailenin bir parçası olmuş insanlardan beklemediğim bu ilgisizlik yüzünden.




