Ben en son nefesine kadar onunlaydım. Ama çocukları beni yabancı gibi kovdu.
Aydın’la tanıştığımda 56 yaşındaydım. O bir duldu, ben ise yaralı duyguları ve sönmüş hayalleri olan boşanmış bir kadındım. Hayat ikimizi de çok sarsmıştı ve yalnızca sıcaklık arıyorduk. O sıcaklık ki sessiz, güvenilir, yeminler ve tantanalardan uzak.
Onbir yıl birlikte yaşadık. On bir huzurlu yıl, basit mutluluklarla dolu: geç kahvaltılar, sabah pazarlarına gitmeler, şömine başında çay keyfi. Kavga etmedik, hesaplaşmadık — sadece yan yanaydık. Onun yetişkin çocukları bana saygılı ama soğuk bir tavırla yaklaşırlardı. Ben karışmadım, kendimi zorla kabul ettirmedim — onlar onun akrabalarıydı, benim değil.
Ama her şey doktorlar Aydın’a korkunç bir teşhis koyduğunda değişti: kanser. Hastalık ona şans tanımadı — agresif bir form, durdurulamaz bir akış. Ve ben onun gözü, eli, nefesi oldum. Yürüyemez hale geldiğinde onu ben kaldırdım, yemek yedirdim, yaralarını temizledim, acı çektiği anlarda alnını okşadım. Nefes almakta zorlandığında elini tuttum. Hemşireler “Siz inanılmazsınız. Her aile yakını dayanamaz buna” diyorlardı. Ama ben bunu bir kahramanlık saymıyordum. Sadece onu seviyordum.
Son gecelerinden birinde elimi sıktı ve fısıldadı:
— Teşekkür ederim… aşkım…
Ertesi sabah o artık yoktu.
Cenazesi sade bir şekilde yapıldı. Her şeyi çocukları organize etti. Sadece orada bulunmama izin verildi. Kimse bir şey söylemedi, teşekkür etmedi, yardım teklif etmedi. Beklemiyordum da zaten. Her ne kadar yaşadığımız ev bizim ortak evimiz olsa da, Aydın kendi hissini benim üzerime geçirmemişti. Ama hep güvenle, “Her şeyi hallettim, burada kalacağını biliyorlar” derdi.
Cenazeden bir hafta sonra noterden bir telefon aldım. Tüm malvarlığı, tamamen hepsi — çocuklara geçmişti. Benim adım hiçbir yerde geçmiyordu.
— Ama biz on bir yıl birlikte yaşadık… — dedim telefondaki kişiye fısıldayarak. — Anlıyorum, — dedi kuru bir sesle. — Ama belgelere göre siz hiçbir şeysiniz.
Birkaç gün sonra kapıda belirdiler. Büyük kızı bana taşlaşmış bir yüzle ve soğuk bir sesle dedi ki: — Babam öldü. Artık ona gerek yoksun. Taşınman için bir haftan var.
Dilim tutuldu. Bu yıllarda nefes aldığım her şey bu evdeydi. Ona sesli okuduğum kitaplar. Bahçeye beraber diktiğimiz çiçekler. Sadece ben çay doldurduğumda içtiği eski kupası. Çatlağını kendi yapıştırdığı favori fincanım. Benim için hayat olan her şey, bana sonsuza dek kapatmam emredilen bir kapının ardında kaldı.
Küçücük bir oda kiraladım. Temizlik yapmaya başladım — para kazanmak için değil, aklımı kaçırmamak için. Bir yerlerde gerekli olduğumu hissetmek için. Bilir misiniz en korkuncu neydi? Yalnızlık değildi. Daha korkuncu, silinmiş gibi hissetmekti. Sanki hiç var olmamışsınız gibi. Sanki bir başkasının evinde bir gölgeydim. Bir zamanlar ışık olduğum bir evde.
Ama ben bir gölge değilim. Vardım. Sevdim. En zor anında elini tuttum. O giderken yanındaydım.
Yine de — dünya belgelerle dönüyor. Soyadları, kan bağı, vasiyetler. Ama başka bir şey de var: sıcaklık. Özen. Sadakat. Noter belgelerinde görünmeyen şeyler. Belki onlardan biri babalarının tabutunun başında gözlerimin içine bakıp “sıradan bir kadın” yerine onların babalarının yanında olan kişiyi görseydi, hikaye farklı olurdu.
Ailesi olan, kaybeden ve geride kalan herkes hatırlasın: belgelerde kim olduğun kadar önemli olan bir şey varsa o da kim bittiğinde yanında kalandı. Kim acı zamanında başucunda oturdu. Kim yüz çevirmedi. Her şey yıkılırken kim kaldı. İşte bu, gerçek aile.
Kötülük beslemiyorum. Hatıralar bana yeter. Aydın bana “Teşekkür ederim aşkım” dedi. Ve bu sözlerde her şey var.




