Özür dileriz anne, uzaklaştıkça daha iyi hissediyoruz! Gidiyoruz, hoşça kal.

Üzgünüm anne, ama senden uzaklaştıkça daha iyi oluyoruz! Biz gidiyoruz. Hoşça kal.

Bu bir konuşma bile değildi. Bu benim monoloğumdu — son sözlerim gibiydi, tıpkı bir hüküm gibi. Cevap vermeni beklemiyordum bile. Sana tek kelime etme şansı vermedim çünkü biliyordum ki o zaman tekrar başlayacaktı. Suçlamalar, krizler, manipülasyonlar. Annem böyle işte — kontrol etmeye, emir vermeye, kırıp geçirmeye alışkın bir kadın.

“Eşin senden para sızdırıyor!” diye bağırdı, eşimle taşınacağımızı öğrendiğinde.

Cidden mi, anne? Bunu sen mi söylüyorsun? Hayat boyu babamın kazancıyla yaşayan sen mi? Onun maaşını bir bayram gibi beklerdin. Sürekli memnuniyetsizdin, hep suçlardın. Ama eşim, senin gibi değil. Biz birlikte kazanıyoruz, ailemizi birlikte geçindiriyoruz, kredilerimizi birlikte ödüyoruz ve birlikte tatile gidiyoruz. Her şeyimiz eşit. Ortaklık bu, boyun eğme değil. Biz bir ekibiz. Ama sen boyun eğmeye alışıksın. Erkek ses çıkarmasın, katlansın istiyorsun.

“Onun sana layık olmadığını söylüyorsun!”

Hayır, anne. O bana layık. Beni param için değil, dış görünüşüm için değil, statüm için değil; olduğum gibi, tüm tuhaflıklarımla, alışkanlıklarımla, ruhumdaki yaralarımla seviyor. Ve ben de onu seviyorum. Sebepsizce. Senin arkadaşının kızı o “mükemmel” kızı değil; beni onunla inatla evlendirmeye çalıştığın. Üçüncü adamdan üçüncü çocuğunu bekleyen kızı. Hakikati bilmeden yargılama, anne. Ve lütfen işlerimize karışma.

“Bunlar senin çocukların değil! Başkalarının çocukları için zaman harcıyorsun!”

Anne, benim için kimlerin önemli olduğuna ben karar veririm. Bu çocuklar hayatımın parçası. Onları seviyorum. Eğer eşimden olmasalardı bile yine de yanında kalırdım. Çünkü baba olmak kanla ilgili değil, seçimle ilgilidir. Ve ben onun yanında olmayı, destek olmayı, baba olmayı seçtim. Sen ise onların hiçbir doğum gününe gelmedin. Hiçbirine ne oyuncak ne de bir gülümseme verdin.

“Üstelik eşin bir kere olsun sana nohutlu pilav yapmamış!”

Şükürler olsun! Çocukken nefret ederdim nohutlu pilavdan. Ama sen zorla yedirirdin. Hatırlıyor musun, yemezsem kemerle korkuturdun. Eşim nohutlu pilav yapmıyor diye mutluyum. Özgürüm. Sevdiğim, istediğim şeyleri yiyorum. Kendi istediğim gibi yaşıyorum.

“Çoraplarını bile yaramıyor!”

Haklısın. Çünkü yırtık çoraba ihtiyacım yok. Babam gibi eski püskü giysilerle gezmiyorum, çünkü senin yeni bir elbise alman daha önemliydi. Kendi ihtiyaçlarımı kendim karşılıyorum. Her şeyim var. Eşim benim hizmetçim değil. O bir birey. Bir ortak.

“Kendin evi düzenliyorsun! Hangi normal kadın buna izin verir ki?!”

Normal, anne. Modern, çalışan, kendine ve bana saygı duyan bir kadın. Engelli değilim. Bulaşığı yıkayabilirim, kendime yemek yapabilir, yatağımı düzeltebilirim. Bu beni zayıf yapmaz. Bizi eşit kılar. Bizde saygı var, dikte değil.

“Bu senin oğlun değil!”

Bu benim oğlum! İnanmıyorsan test yap. Sonucu gördüğünde yüzünü görmek isterim. Ama mesele DNA değil. O benim çünkü yanındayım. Onu sevdiğim için. Ama sen onun hiçbir etkinliğine gelmedin. Doğum gününe bile. Kart bile göndermedin.

“Seni terk edecek! Başka birini bulacak!”

Belki. Ve eğer öyle olursa, bu dürüst olur. Çünkü sen onun gitmesi için elinden geleni yapıyorsun. Onu aşağılıyorsun. İş yerine kadar takip ediyorsun. Para verip beni bırakmasını sağlamaya çalışıyorsun. Onun hakkında çirkin dedikodular yayıyorsun. Neler olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Onun bana söylemediğini mi düşünüyorsun?

Bu yüzden, anne, biz gidiyoruz. Başka bir şehre. Orada anaokulu, okul bulduk. İş bulduk. Her şeyi düşündük, her şeyi hazırladık. Neresi olduğunu söylemeyeceğim. Üzgünüm ama senden ne kadar uzak olursak o kadar rahat ederiz. O kadar mutlu olma şansımız artar. Biz yaşamak istiyoruz, baskın altında hayatta kalmak değil.

Hoşça kal, anne. Bizi arama.

Rate article
Lifequest
Özür dileriz anne, uzaklaştıkça daha iyi hissediyoruz! Gidiyoruz, hoşça kal.