Emine Hanım altmış yaşına bastığında, bu önemli dönüm noktasını kutlamak için kızı ve damadıyla bir araya geldi. Hayatını üniversitede öğretim üyesi olarak geçirmiş, tek çocuğu olan kızı Ayşe’yi dürüst, bağımsız ve hayat dolu bir insan olarak yetiştirmişti. Emine Hanım emekli olduktan sonra yalnızlık daha fazla hissedilmeye başlamıştı ve bu yüzden sık sık kızına, “Ayşe, artık çocuk sahibi olmalısın. Torunlarım olsun istiyorum,” der olmuştu. Annelik içgüdüsüyle söylediği bu sözlere Ayşe genelde gülümseyerek yanıt verir ve konuyu değiştirirdi. Ancak bir gün, anneannesinin ondan beklemediği bir karar aldı ve hamile olduğunu açıkladı.
Mustafa, Ayşe’nin eşi, başarılı bir yazılımcıydı. Yüksek gelirleri vardı ve Ayşe de en az onun kadar iş dünyasının içindeydi; hareketli, enerjik ve hep keşifte. Genç çift evlendikten sonra bir e-ticaret girişiminde bulunup kapatmış, Avrupa’da otostopla gezmiş, Akdeniz’i bisikletle dolaşmış ve yeni yıla Kapadokya’da girmişlerdi. Ayşe, etek giymez, makyaj yapmazdı ve Mustafa ile bir yaz kampında tanışmışlardı.
Birkaç ay sonra Emine Hanım’ın doğum günü kutlamasında Ayşe, annesine unutulmayacak bir sürpriz yaptı: “Anneciğim, yakında babaanne olacaksın!” Emine Hanım gözleri dolu dolu teşekkür etti. O andan itibaren hayalini yaşamaya başladı — torunu için patikler örüyor, bebek kıyafetleri alıyor, internetten yenidoğan bebeklerin gelişimi hakkında makaleler okudu. Ayşe ve Mustafa önceki hayatlarını yaşamaya devam ediyordu — seyahatler, etkinlikler, sergiler… Ayşe hamileliğini rahat geçiriyor ve “Sadece hamileyim, hasta değilim,” diyordu.
Aylardan Temmuz olmuştu ve Ayşe’nin Hindistan’a olan uçuşu sırasında sorunlar başladı. Havayolu şirketi hamileliği nedeniyle uçağa binmesine izin vermedi. Bu durumdan ötürü canı çok sıkılmıştı, ama yine de yolculuğuna devam etti.
Oğulları dünyaya geldiğinde ona Kerem adını verdiler. Sarışın, mavi gözlü, adeta bir küçük melek. Emine Hanım mutluluktan ağladı ama bu mutluluk uzun sürmedi. Hastaneden çıkar çıkmaz Ayşe, “Emzirmeyeceğim. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum,” dediğinde Emine Hanım bu duruma itiraz etti ve “Ona ben bakarım, başkasına gerek yok,” diyerek torununa sahip çıktı.
Kerem üç aylık olduğunda, Emine Hanım’ın hayatının merkezine oturmuştu. Her sabah, sanki işe gider gibi kızının evine gidiyor, çocukla ilgileniyor, bez değiştiriyor, yediriyor, yatırıyordu. Tüm enerjisini torununa adadı. Bir gün Mustafa’nın aldığı bir telefonla, Tayland’da uygun fiyata bir ev bulduklarını ve hemen gitmeleri gerektiğini söyledi. Ayşe ve Mustafa bir haftalığına derken, bir ay, ardından iki ay geçti. Ayşe neredeyse bir yıl sonra döndü, Kerem’in birinci yaş gününde kısa bir ziyaret yaptı, iki gün kaldı ve tekrar gitti. Vedalaşırken oğlunu öptü ve annesine biraz para bıraktı. “Beş yaşına geldiğinde döneriz,” dedi.
Emine Hanım bu durumu asla geçici bir yük olarak görmedi. Kerem, onun yaşam amacı olmuştu. Beraber uyuyor, ona masallar anlatıyor, ilk kelimeleri öğretmeye çalışıyordu. Yaşını hissettirse de, kalbinin hiç yaşlanmadığını düşünüyordu.
Günler geçerken Emine Hanım, Kerem ile beraber sokakta oyun alanlarında, parklarda zaman geçiriyor, çocuk doktoruna gidiyordu. Ayşe ve Mustafa ise deniz kenarından, sörf yaparken, yeni maceralar peşinde fotoğraflar gönderiyordu. Ama o fotoğraflarda Kerem hiç yoktu. Emine Hanım ise torunu büyürken, günün birinde gerçek sevgi ve fedakarlığın ne olduğunu anlayacağını biliyordu. Çünkü torun, doğum gününde hediye edilecek bir şey değildi; sevgiyle büyütünce anlam kazanan bir can yoldaşıydı.




