Yarının Günü
Tansu, İlhan’la beş yıl birlikte yaşadı ama nüfus müdürlüğünden bir davet beklediği gibi olmadı. Tertemiz bir evi yöneten, şefkatli ve sevgi dolu bir kadındı. Son zamanlarda ilişkilerindeki soğukluğu hissetmeye başlamıştı. İlhan giderek mesafeli, asık suratlı ve sessizleşmişti. Akşam yemeğinden sonra hemen televizyonun karşısına geçip film izliyordu.
Tansu’nun dokunuşlarını “Yorgunum, yalnız kalmak istiyorum,” diyerek reddediyordu.
“İrem, sence bu ne anlama geliyor? İki aydır böyle davranıyor,” diye dert yandı kız kardeşine.
“Beraber bile yatmıyor musunuz?” diye sordu İrem.
“Nadiren… Ama hiçbir şey düzelmiyor,” diye iç çekti Tansu. “Ne yapmadım ki: börekler, mum ışığında akşam yemekleri… Hiçbiri işe yaramadı. Artık sevmiyor mu sence?”
“Peki başkası var mı?” diye sordu İrem.
“Bilmiyorum. İşten sonra hemen eve geliyor. Ama bu beni rahatlatmıyor.”
“Belki gündüzleri görüşüyordur. Neden açıkça konuşmuyorsun? Sonuçta resmi nikâhınız yok. Belki de özgür olduğunu düşünüyor,” diye düşünceli düşünceli ekledi İrem.
O akşam Tansu, İlhan’a yemekten sonra: “Beni sevmiyorsan git. Seni zorla tutmayacağım,” dedi titreyen bir sesle.
“Ne saçmalıyorsun?” diye çıkıştı İlhan, ancak Tansu’nun yanaklarından süzülen gözyaşlarını görünce sustu. “Tam da ihtiyacım olan şey… Dram!” diyerek çantasını karıştırmaya başladı. Tansu donup kaldı. Resmi olmasa da “kocası”nın böyle terk edeceğine inanamıyordu.
Ütülü gömleklerini savurarak çantaya doldurdu, kapıyı açtı.
“İlhan! Beş yılımız… Hiçbir şey söylemeyecek misin?”
“Ne diyeyim? Her şeyi sen söyledin. Evet, artık sevmiyoruz.”
“Sen sevmiyorsun…” diye düzeltti Tansu. Ancak İlhan merdivenlerden koşarak uzaklaşıyordu. Tansu peşinden bağırdı: “Başkası mı var?”
“Yok! Sadece… sen dünkü günsün. Anlıyor musun? Aşk bitti.”
“Dünkü gün?” Tansu, sarsıldı. Bir tokat yemiş gibi nefesi kesildi, içeri kaçtı.
Aylarca yataklara düştü. Stres, ateş ve halsizlik… Gözünün önünden İlhan’ın kayıtsız yüzü gitmiyordu.
“İrem, kendime gelemiyorum,” diye inledi telefonla konuşurken.
“Üzülme! Sana geleceğim, evi baştan yapalım. En iyi ila!” diye cesaret verdi İrem.
Bahar yaklaşırken odaların duvarları yeni desenlerle doldu, mutfakta porselenler parlıyordu. “Yeni ev, yeni hayat!” diye neşelendi İrem. Tansu, lahana böreğini masaya koyarken gülümsedi: “Sen olmasan ne yapardım?”
Zamanla spor salonları, tiyatrolar… İki yıl içinde Tansu terfi aldı, gazetedeki editör ekibine yeni yüzler katıldı. Bir gün, gözlüklü, mütevazı bir şair olan Serhat çıktı karşısına. Eski bir ceket, titiz duruş… Şiirlerini gazetede yayınlatmak için geliyor, her seferinde Tansu’yla sohbet ediyordu.
“Tansu Hanım, yeni şiirlerimi dinler misiniz?” diye cesaretini topladı bir akşam. Kafede geçen iki saat, ikisini de büyüledi.
“Bu incelik… Mizah nasıl sığıyor bu kadar lirik dizelere?” diye hayranlıkla sordu Tansu.
“Şiirler için değil… Sizin için geliyorum,” diye fısıldadı Serhat. Tansu’nun elini tuttu, avucuna bir öpücük kondurdu.
Bir ay sonra 8 Mart’ta Tansu, evde masa hazırlarken kapı çaldı. Karşısında çiçeklerle İlhan duruyordu.
“Beni unutmadın mı?” diye sırıttı.
“Ne işin var burada?” diye sertçe sordu Tansu. İçinde hiçbir titreşim yoktu.
“Kıskandın mı? Yeni âşığın kim?” diye alay etti İlhan.
“Evet, bekliyorum. O benim yarınım,” diye cevap verdi Tansu, kapıyı suratına çarpmadan önce.
Merdivenlerde Serhat’la karşılaşan İlhan, onu küçümseyerek süzdü. İki yıldır üç farklı kadınla ilişki yaşamış, ama hiçbiri “o” olmamıştı. “Boş ver,” diye düşündü. “Daha otuzundayım. Kadınlar bitmez.”
Tansu ve Serhat’in düğününde İrem, kulağına fısıldadı: “İlhan gitmeseydi, bu mutluluğu bulamazdın. Aşkına sahip çık.”
Bir yıl sonra doğan bebek, Serhat’i göklere çıkardı. Şiirleri artık sevginin, güneşin ve umudun dizeleriyle doluydu…




