“Kimse kalmayınca, kayınvalidem bizi hatırladı. Ama artık çok geçti…”
Emre’yle on yılı aşkın süredir birlikteyiz. Yirmi beş yaşımdayken evlendik. Emre, ailesinin tek çocuğu değil; iki abisi var, ikisi de hayatlarını düzene koymuş durumda: işleri, evleri, aileleri… Her şey yolunda. Kayınvalidem, Fatma Demir, güçlü karakterli bir kadın. Kimsenin arkasına saklanmaz. Üç oğlunu tek başına büyüttü, kimseye minnet etmedi.
Evlendiğimiz ilk günden itibaren bana karşı özel bir soğukluk hissettim. Açıkça söylemedi ama bakışlarındaki mesafe, bayram sofralarındaki sessizliği, “fark etmemişim”leri her şeyi anlatıyordu. Umursamamaya çalıştım. Belki beklentilerini karşılayamamıştım, belki de küçük oğlunu “kendi ailesine” kaptırmak istemiyordu.
Çünkü Emre, onun desteğiydi. Abileri evlenip gittikten sonra, Fatma Hanım’a o bakmıştı: ev işleri, doktor randevuları, her şey… Ta ki ben gelene kadar.
Ona gerçek bir evlat olmak istedim. Sevdiği yemekleri yaptım, bayramlarda çağırdım, hediyeler aldım. “Anne” demeye çalıştım, ama dilim dönmedi. Buz gibiydi, aramıza hep bir duvar ördü. Kendimi hep yabancı hissettim.
Emre’yle oğlumuz doğduğunda, Fatma Hanım sık sık gelmeye başladı. Ama sevinci kısa sürdü. Abilerin de çocukları olunca, ilgisi söndü. Bayramlarda onlara gitti, arar sorardı… Bizi hep sona saklardı. En acısı, doğum günlerimi Emre hatırlatmazsa asla kutlamamasıydı. Ne bir çiçek, ne bir mesaj… Önceleri üzüldüm, sonra kabullendim. Herkes ikinci bir anne bulamazmış.
Yıllar geçti. İki çocukla mütevazı bir hayat kurduk. Kızımız doğduğunda, Fatma Hanım yine uzaktan izledi bizi. Görüşmeler seyreldi. Kırılmadık ama kapısını da çalmadık.
Bir yıl önce kayınpeder vefat etti. Fatma Hanım bir anda çöktü. Doktorlar “yaşlılık” deyip antidepresanlar yazdı. Abiler bir kez uğrayıp erzak bıraktı, sonra kayboldular. Biz ara sıra gittik, diğerlerinden fazla.
Geçen yılbaşı, bizi aniden evine çağırdı. “Siz yanımda olsanız…” dedi. Şaşırdım ama kıramadım. Sonuçta aileden biriydi.
Yemek hazırlarken, o kanepede sessizce oturuyordu. “Abiler gelecek mi?” diye sordum. “Kim gelir ki artık…” dedi elini sallayarak.
Gece yarısına doğru, cumhurbaşkanının konuşmasından hemen önce, doğrulup bize baktı: “Bir şey söyleyeceğim,” dedi. “Son umudum sizsiniz. Abilerin eşleri kabul etmedi. Taşının buraya. Bakın bana… Karşılığında evi size bırakırım.”
Yıldırım çarpmışa döndüm. Yıllarca görmezden gelindim, şimdi kimsesiz kalınca mı aklına düştüm? İstediği tek şey sıcak bir bakıştı, o bile çok geldi. Şimdi metrekareye karşılık hizmet mi istiyordu?
Emre, “Düşünelim,” dedi. Eve dönüşte içimi döktüm: “Ben evlat muamelesi görmediğim birine bakamam. Çocuklarımızın, ‘İşe yaradığımızda seviliyoruz’ demesini istemem. Korkuyor yalnızlıktan, biliyorum. Ama bu bedeli ödemek zorunda değiliz.”
“O benim annem,” diye mırıldandı Emre.
“Anne mi?” dedim. “Anne, çocuklarını seçmez. Torunlarına ‘şunu severim, bunu sevmem’ demez. Yıllarca yok saydı bizi. Şimdi yaln




