Çalışmaya Gelebildin Demek! İşte Anna’nın Sert Karşılaması

İşte geldi işçimiz! diye karşıladı Yılmaz’ı Aysel Hanım. Torunu Sibel’in eşiydi, ama ona pek ısınamamıştı. Eski kuşaktan, disiplinli bir kadındı. Yılmaz’ın kıyafetlerinden tutun da mesleğine kadar hiçbir şeyini beğenmiyordu. Ne o kot pantolonlar, ne o tişörtler, hele o berberlik mesleği… “Erkek adamın gerçek bir işi olmalı” diye homurdanırdı sürekli. “Benim kocam yıllarca fabrikada torna işçisi olarak çalıştı. Sonra sendika başkanı oldu. Peki bu ne? Tıkır tıkır saç kesiyor. Kadın işi işte!”

Ellerini beline koyup bastırdı sesini: “Sibel! Seninkiler geldi!” Sibel mutfaktan koşarak çıktı, üzerindeki önlüğü çıkarırken eşine utangaç bir öpücük kondurdu. Aysel Hanım suratını ekşitti: “Şapkanı önüne koy da öyle öpüşün!” Sonra homurdandı: “Karnım zil çalıyor, yemek ne zaman?” Sibel ellerini çırptı: “Yılmaz ellerini yıkasın, hemen sofraya otururuz.”

Aysel Hanım kaşlarını çattı: “Beş dakika önce sordum, yarım saat dedin!” Sibel kekeledi: “İşte… Kendiliğinden çabuk pişti.” Aysel Hanım gürledi: “Demek ben bu dırdırcı gelsin diye aç duruyordum!” Sibel omuz silkti ve mutfağa daldı. Aysel Hanım da peşinden gidip “Dur bakalım kurnaz!” diye seslendi. Bir dakika sonra kahkahalar mutfaktan yükseldi.

Yılmaz ellerini yıkarken, sıkıcı bir akşamın hayalini kurdu. Yemek yiyecekler, sonra eski Yeşilçam filmlerini izleyeceklerdi. Aysel Hanım modern filmleri asla kabul etmezdi. “Hepsi ahlaksızlık!” derdi. Yılmaz’la Sibel ise her akşam aynı eski savaş filmlerini izlemekten sıkılmışlardı. Üstüne bir de Aysel Hanım’ın yorumları eklenince işkenceye dönüşüyordu. Saat dokuz olunca da ışıklar kapanır, yatma vakti gelirdi.

Yılmaz defalarca Sibel’e taşınmayı teklif etmişti. Ama Sibel hep yalvarmıştı: “Sabret sevgilim. Nineciğimi bırakamam. Göründüğü kadar sert değil, artık gücü kalmadı. Hem beni terk etmedi. Annem beni doğar doğmaz hastanede bırakmıştı, o beni aldı.” Yılmaz, Sibel’in hikayesini bildiği için sessiz kalırdı. Kendisi de köyden gelmişti ve aile bağlarını önemserdi.

“Yılmaz! Çabuk gelsene, yoksa kargalar yiyecek!” diye seslendi Aysel Hanım. Yılmaz tuvaletten çıktı, mutfağa geçti. Sofra hazırdı. Sibel ne yaparsa yapsın, yemek konusunda bir harikaydı. Çalışmasına rağmen sofrada her zaman lezzetli yemekler olurdu.

Aysel Hanım dudak büktü: “Bana hiç çekmemişsin. Bütün gün mutfaktasın. Ben paket çorba, hazır köfte yerdim. Kocam da oğlum da ses etmezdi. Benim işlerim daha önemliydi. Sendika toplantıları, komisyonlar…” diye söylenirken, torununun yaptığı yemekleri de iştahla yiyordu.

“İşler nasıl gidiyor?” diye sordu Sibel. Yılmaz cevap vermeye hazırlanırken Aysel Hanım araya girdi: “Ne işi be kızım? Adamın işi mi var? Makas şak şak, tıraş fıkır fıkır. Zor mu yani? Şimdi bir de çöpçü olsaydı, sorardık. Yok yok, siz benim dedeme kulak verin. O on beş yaşında fabrikaya girmişti…” Yılmaz gözlerini devirdi. Yine başlamıştı. Bu öğüt dolu hikayeleri her akşam dinliyordu.

Ama Yılmaz’ın suçu yoktu. On yaşındayken annesinin saçları karmakarışık olmuştu. Tararken iyice dolaşmış, çözülmez bir hal almıştı. “Yılmaz!” demişti annesi sinirle, “Baban görmeden şu paçavrayı kesiver.” Yılmaz hâlâ o anı hatırlardı. Makası eline aldığında hem korkmuş, hem de bir heyecan hissetmişti. Çünkü içinde bir şeyler yapma isteği vardı.

Annesinin saçlarını düzeltmeye çalıştı, sonra cesaretle sordu: “Biraz daha kısaltayım mı?” Annesi elini salladı: “Kes kızım, ne olacak? Zaten babannemin yazmasını takarım.” Yılmaz içgüdüsel olarak kesti. Şimdi biliyordu ki, o gün uzun kare stilini yakalamıştı. Annesi aynaya baktığında şaşkınlıkla ellerini yüzüne kapattı. Yılmaz korkudan büzüldü.

“Aman Allahım, gençleştim resmen! Aferin oğlum!” dedi annesi, sevinçle alnından öptü. Sonra başı açık, yazmasını elinde sallayarak köyde gezindi. Kısa sürede herkes ona koştu. Kızlar, kadınlar, hepsi Yılmaz’ın etrafını sardı. O da seve seve herkese istedikleri saç modelini yaptı.

Sibel’le parkta tanışmıştı. Narin, güzel bir kız, sonbahar yapraklarını topluyordu. Normalde utangaç olan Yılmaz, o gün nedense cesaret buldu ve yanına gitti. Tanıştılar, yürüyüşe çıktılar. Derken aşk başladı. Öyle bir aşk ki, birbirlerinden ayrı kalamıyorlardı. Sibel bir gün ona hikayesini anlattı. Babası genç yaşta vefat etmiş, annesi ise korkup onu hastanede bırakmıştı. Aysel Hanım ise hiç düşünmeden torununu yanına almıştı.

Tabii Aysel Hanım Sibel’in seçiminden memnun değildi. Ama akıllıca davrandı. Bir kere oğluna yanlış yapmış, evlenmesine engel olmuştu. Oğlu da o gece içip trafik kazası geçirmişti. Bu yüzden torununa karışmadı. Ama fırsat buldukça Yılmaz’a laf atmaktan da geri durmadı.

Bir gece Aysel Hanım’ın sesiyle uyandı Yılmaz. Su içmeye giderken inlemeler duydu.Yılmaz hemen yanına koştu, ilaçlarını verdi ve ambulansı aradı, çünkü biliyordu ki Aysel Hanım’ın şeker düşmüştü.

Rate article
Lifequest
Çalışmaya Gelebildin Demek! İşte Anna’nın Sert Karşılaması