İrem, param yok ki! Dün son kalanı da Ayşegül’e verdim! Biliyorsun, iki çocuğu var! Üzgün ve bitkin bir halde, Emine Hanım telefonu kapattı.
Kızının söylediklerini hatırlamak bile istemiyordu.
—Neden böyle oluyor? Üç çocuğu eşimle büyüttük, her şeyi onlar için yaptık. Hepsinin okulunu bitirmesini sağladık! Hepsi üniversite mezunu, hepsi iyi yerlerde. Ama şimdi yaşlılığımda ne huzur bulabiliyorum ne de yardım.
—Ah Mustafa, neden bu kadar erken gittin? Sen varken daha kolaydı!— diye geçirdi içinden Emine Hanım, rahmetli eşine.
Kalbi sıkıştı, eli alışkanlıkla ilaç kutusuna uzandı: —Sadece bir iki hap kalmış. Eğer kötüleşirsem kendimi kurtaramam. Eczaneye gitmem lazım.
Emine Hanım ayağa kalkmaya çalıştı, ama hemen koltuğa çöktü: başı dönüyordu.
—Bir şey olmaz, birazdan hap etkisini gösterir, geçer.
Ama zaman geçiyor, durumu düzelmiyordu.
Emine Hanım en küçük kızının numarasını çevirdi:
—Ayşegül…— diyebildi sadece.
—Anne, toplantıdayım, sonra ararım!
Oğlunu aradı:
—Oğlum, iyi hissetmiyorum. İlaçlarım bitti. İşten sonra uğrayabilir misin…?— Oğlu sözünü bile tamamlamasına izin vermedi.
—Anne, ben doktor değilim, sen de değilsin! Ambulans çağır, bekleme!
Emine Hanım derin bir nefes aldı. —Haklısın! Oğlum doğru söylüyor. Yarım saat sonra geçmezse ambulansı aramalıyım.
Kadın yavaşça koltuğa yaslandı, gözlerini kapadı. Rahatlamak için içinden yüze kadar saymaya başladı.
Uzaktan bir ses duydu. Neydi bu? Ah, telefon!
—Alo!— diyebildi zorlukla.
—Emine, merhaba! Ben Mehmet! Nasılsın? İçimde bir sıkıntı var, aramak istedim!
—Mehmet, iyi hissetmiyorum.
—Hemen geliyorum! Kapıyı açabilir misin?
—Mehmet, son zamanlarda hep açık bırakıyorum.
Emine Hanım telefonu elinden düşürdü. Uzanacak hâli yoktu.
—Bırak gitsin,— diye düşündü.
Gözlerinin önünden gençliğinden sahneler geçti: İşte üniversitenin birinci sınıfında, finans okuyan genç bir kız. İşte askeri okulun yakışıklı iki öğrencisi, ellerinde balonlarla.
—Komik,— diye düşünmüştü o zamanlar Emine, bu kadar iri adamlar balonla!
Ah, doğru! 19 Mayıs! Kutlamalar, bayram! Ve o, iki balon arasında, Mehmet’le Mustafa’nın ortasında.
Mustafa’yı seçmişti. Belki de biraz daha atılgan olduğu için, Mehmet ise daha sessiz ve çekingendi.
Sonra kader onları ayırdı: O ve Mustafa Ankara’ya tayin olmuştu, Mehmet ise Almanya’ya gitmişti.
Yıllar sonra emekli olunca memleketlerinde buluştular. Mehmet hep yalnız kalmıştı, ne eşi vardı ne de çocuğu.
Neden böyle olduğunu soranlara hep şakayla geçiştirirdi:
—Aşkta şansım yaver gitmedi, belki kartlarda şansımı denemeliyim!
Emine Hanım uzaktan bir ses duydu, konuşmalar… Gözlerini zorlukla açtı:
—Mehmet!
Yanında bir de doktor vardı.
—Bir şeyi yok, birazdan iyi olacak. Kocanız mı?
—Evet, evet!
Doktor Mehmet’e bir şeyler söylüyordu.
Mehmet, Emine’nin elini tutmuş, durumu düzelene kadar öylece bekledi.
—Teşekkür ederim, Mehmet! Çok daha iyiyim!
—Çok iyi! Al, biraz limonlu çay iç!
Mehmet bir daha gitmedi, mutfakta yemek yapıyor, Emine’yle ilgileniyordu. Emine iyi olmasına rağmen, onu yalnız bırakmaya korkuyordu.
—Biliyor musun, Emine, ömrüm boyunca seni sevdim. Bu yüzden hiç evlenmedim.
—Ah Mehmet, Mehmet… Mustafa’yla güzel bir hayat yaşadık. O beni hep sevdi, saygı duydu. Sen gençken hiçbir şey söylemedin. Bana olan hislerini tam bilemedim. Ama geçmişe ne lüzum var, yıllar geçti, geri gelmez.
—Emine, kalan ömrümüzü birlikte mutlu geçirelim! Ne kadar ömrümüz varsa, o kadar mutlu olalım!
Emine Hanım başını Mehmet’in omzuna koydu, elini tuttu: —Olur!— dedi ve mutlulukla güldü.
Bir hafta sonra nihayet kızı aradı:
—Anne, ne oldu? Aramıştın, cevap verememiştim, sonra işler… Unuttum…
—Ah, öyle mi… Şimdi her şey yolunda. Madem aradın, sürpriz olmasın, evleniyorum!
Telefondaki sessizlik çöktü. Kızının nefesini tuttuğunu, kelimeleri seçmeye çalıştığını duyabiliyordu.
—Anne, aklını mı kaçırdın? Mezarlığa girecek yaştasın, şimdi evlenmek mi?! Kim bu şanslı adam?
Emine Hanım içine kapandı, gözlerinden yaşlar boşaldı. Ama yine de sakin bir sesle cevap verdi:
—Bu benim özel hayatım!
Telefonu kapattı. Mehmet’e döndü: —İşte, bugün üçü birden gelir! Savunmaya hazır ol!
—Halledeceğiz! Daha önce de atlattık!— diye güldü Mehmet.
Akşam kapıda üçü birden belirdi: Serkan, İrem ve Ayşegül!
—Anne, bizi bu zamane delikanlısıyla tanıştır!— diye alaycı bir tonla başladı Serkan.
—Tanıştırmaya ne gerek var, beni tanıyorsunuz,— dedi Mehmet odadan çıkarken. —Ben Emine’yi gençliğimden beri sevdim, geçen hafta onu o halde görünce kaybedemeyeceğimi anladım. Evlenme teklif ettim, o da kabul etti.
—Bak şimdi, sen şu ileri yaş delikanlısı, aklını mı kaçırdEmine ile Mehmet, el ele tutuşup sokağa çıktılar, artık geride bıraktıkları her şeyden özgürdüler.




