Altmış dokuz yaşındayım. Eski bir semtte, iki odalı bir apartman dairesinde yaşıyorum. Yıllardır göğsümde bir endişeyle uyanıyor, aynı endişeyle uyuyorum. Yalnızlıktan değil, hayır—hemen yan odada oğlum uyuyor. Ama her akşam, yine sarhoş gelip bağırmaya başlayacağından, benden para isteyeceğinden, tüm dertlerinin sebebi olarak beni göstereceğinden korkuyorum. Ve biliyorum ki haklı. Öfke duymaya hakkı var. Çünkü bu dertlerin bir kısmı benim eserim.
Oğlum Cemal kırk beş yaşında. Hayatı boyunca iki kez resmi nikâh kıydı, iki kez de bir kadınla birlikte yaşadı. Hiçbirini kabul etmedim. Ben—oğlunun iyiliğini en iyi kendisinin bildiğini düşünen bir anneydim. Anne içgüdüsünden daha kutsal ne olabilirdi? Onu yanlışlardan, mutsuz evliliklerden, acılardan koruduğuma inandım. Şimdi anlıyorum ki koruduğum şey oğlum değil, kendi gururumdu.
İlk eşi Ayşe, taşradan gelen saf bir kızdı. Üniversitedeyken evlenmişlerdi, aşık ve hayalperest. Ben ise ilk günden kararımı vermiştim: Oğluma layık değildi. Fazla sade, fazla kolaydı. Evime almadım, öğrenci yurdunda kaldılar. Sürekli akıl verip zehirli sözler fısıldadım. Sonunda boşandılar. Yenilmiş, ezik bir şekilde bana döndü. Ben de kendimi galip ilan ettim.
Yıllar geçti. Hayatına Emine girdi—aydınlık, huzurlu, iyi kalpli bir kız. Dindardı. Namaz kılar, camiye gider, nikâh hayali kurardı. Ben ise… Yine kendimi tutamadım. Alaylar, küçümseyen bakışlar, iğneleyici sözler. Onun oğlumu kendi dünyasına çekmeye çalıştığını düşündüm. Bu evliliği de ben bitirdim.
Sonra Fatma çıktı karşısına—annesiz babasız bir kız. Oğlum ikinci üniversitesini okuyor, hayatı yükselişteydi. O ise yetimhaneden gelmişti. “Menfaat için yapıştı” diye düşündüm. Yine müdahale ettim. Bu ilişkiyi de paramparça ettim.
“İdeal gelini” beklemenin anlamsız olduğunu anlayınca, kendim uygun birini buldum. “Düzgün” bir aileden, paralı, meslek sahibi bir kız. Düğün hazırlıkları bile yapıldı. Ama bir ay sonra oğlum her şeyi bırakıp geldi. Anahtarı masaya fırlattı ve “Artık senin istediğin gibi yaşamak istemiyorum” dedi.
O gün çöküşü başladı. Önce evde oturdu. Sonra içmeye başladı. Şimdi her gün içiyor. Bazen tek başına, bazen işsiz arkadaşlarıyla. Emekli maaşımı alıyor, ara sıra çalışıyor ama hepsini içkiye harcıyor. Evde sürekli bir pislik, kötü bir koku. Komşulara rezil oluyorum.
Aynaya bakıp soruyorum: Nerde yanlış yaptım? Onu tek başıma büyütürken neden destek değil de kırgınlık verdim? Neden sevgim yıkıma dönüştü?
Eski sevdiklerine ne oldu dersiniz? Hepsi hayatlarını kurdu. Ayşe evlendi, iki çocuğu var, kendi evi ve işi var. Emine cami korosunda ilahi söylüyor, kocası ve çocuğuyla mutlu. Fatma ise İzmir’de yaşıyor, yakında evlenecek, kızkardeşimin gizli gizli gösterdiği fotoğraflarda gülümsüyor.
Ben ise… Koridordaki her sesten ürküyorum. Oğlumun öfkeden deliye döneceğinden korkuyorum. Gece yatakta kıpırdamaktan bile çekiniyorum—ya uyandırırsam? Yaşlı, hasta, yalnız bir kadınım. Oğluma her şeyimi verdim—ve sonunda onu her şeyinden ettim.
Keşke zamanı geri çevirebilsem… Karışmazdım. Baskı yapmazdım. Sadece sarılıp “Mutlu ol yavrum, nasıl istersen. Hep yanındayım” derdim. Ama artık çok geç. Şimdi tek dileğim, kalan ömrümü tamamlayacak gücü bulmak.
Hikayem ders olsun. Çocuklarınızın kanatlarını kırmayın. Hayatlarını siz yaşamayın. Sadece sevin—ve bırakın uçsunlar. Ancak o zaman gerçekten uçabilirler.




