Çocuk evinden bir çocuk almadım. Huzurevinden bir nineyi aldım — ve pişman değilim
Birinin evlat edindiğini duyduğunuzda herkes takdir eder, saygıyla başını sallar, övgüler yağdırır. Çünkü bu asil bir hareket, doğru olan, insanı duygulandıran bir şey. Peki ya benim yaptığım şey onunkine benziyor ama tamamen farklı desem? Çocuk evine gitmedim, huzurevine gittim. Ve oradan bir nineyi aldım. Kendi annemi değil, tanımadığım birini. Tamamen yabancı, herkesin unuttuğu birini. İnanın, bu haberi duyan kaç kişi şaka yaptığımı sandı, kaçı parmağını şakağına götürüp deli mi olduğumu sordu.
“Kafayı mı yedin sen? Şu zor zamanda iki çocukla uğraşıyorsun, bir de üstüne nine mi aldın?” diyenler oldu. En yakın arkadaşlarım bile onaylamadı. Mahallede çay içtiğim komşu bile kaşlarını çattı.
Ama ben dinlemedim. Çünkü biliyordum ki doğru olanı yapıyordum.
Önceden dört kişi yaşıyorduk evde— ben, iki kızım ve annem. Sıcak bir yuvamız vardı, birbirimize sevgiyle bağlıydık. Ama sekiz ay önce annemi kaybettik. Hâlâ göğsümde hissettiğim bir acı bu. Ev bomboş, yüreğim bomboş. Eskiden onun oturduğu koltukta yastık duruyor, sabahları mutfakta duyduğumuz sesi artık yok… Üç kişi kaldık, sanki yetim gibi hissettik.
Aylar geçti. Acı hafifledi ama boşluk hissi geçmedi. Bir sabah uyandığımda birden fark ettim: Bizim evimiz var, sıcacık bir yuvamız, sevgimiz var. Kim bilir nerede, kim bilir hangi dört duvar arasında, kimseye muhtaç olmadan oturan biri var. Neden sıcacık bir yuva vermeyelim, tam da ona ihtiyacı olana?
Teyze Emine’yi çocukluğumdan tanıyordum. Okul arkadaşım Volkan’ın annesiydi. Şen şakrak, tatlı dilli bir kadındı, bize poğaça ikram eder, kız gibi kahkahalar atardı. Ama Volkan bir şekilde yoldan çıktı— otuzuna geldiğinde içkiye vurdu. Öyle böyle değil, dizginlenemez bir şekilde. Sonra… sonra annesinin evini satıp tüm parayı içkiye yatırdı. Kendisi de ortadan kayboldu. Emine Teyze ise huzurevine düştü.
Arada kızlarımla ziyaret ederdik ona. Meyve götürürdük, kurabiye, ev yapımı mercimek çorbası. O yine gülümserdi ama gözlerinde bir şey vardı— dayanılmaz bir yalnızlık ve utanç. O an anladım: Onu orada bırakamazdım. Evde konuştuk. Büyük kızım hemen kabul etti, dört yaşındaki küçük kızım Elif ise sevinçle bağırdı: “Yine bir nineciğimiz olacak!”
Ama Emine Teyze’yi bizimle yaşamaya ikna ettiğimdeki halini görmeliydiniz. Elimden tuttu, gözyaşlarını durduramadı. Huzurevinden çıkarken bir çocuk gibiydi— bir çantası, titreyen elleri ve gözlerinde öyle bir minnettarlık vardı ki boğazım düğümlendi.
Şimdi iki aydır birlikte yaşıyoruz. Ve inanın, bu yaşına rağmen nasıl bu kadar enerjik olduğuna ben bile şaşırıyorum. Her sabah hepimizden önce kalkar, gözleme yapar, hoşaf kaynatır, evi toparlar. Adeta yeniden canlandı. Kızlarımla şaka yapıyoruz, “Emine Nine bizim canlı enerji kaynağımız” diye. Elif’le oyun oynuyor, masal anlatıyor, eldiven örüyor, bebeklerine kıyafet dikiyor. Ev yine sıcacık.
Ben bir kahraman değilim, hayır. Bunu bir fedakarlık olarak da görmedim. Sadece şunu anladım— sevdiğin birini kaybettiğinde, artık kimse olamayacağını sanırsın. Ama öyle değil. İyilik karşılıksız kalmaz. Eğer dünyada senin için gözleme yapan bir nine artık yoksa, belki de unutulmuş bir başka nineye bir yuva vermelisin?
Evet, çocuk evinden bir çocuk almadım. Ama huzurevinden bir nineyi kurtardım. Ve belki de bu en az onunki kadar büyük bir sevgi…




