Yaşlı Adam Gidiyordu… Yaşlı Kadın Bunu Hissediyordu, Ruhunun Her Noktasıyla.

Yaşlı adam gidiyordu… Yaşlı kadın bunu biliyordu, her zerresiyle hissediyordu, yıllarca yan yana yaşadığı kocasına kenetlenen ruhunun her parçasıyla anlıyordu.

Dışarıdan sakin görünüyordu. Ama içi korkuyla doluydu. Biliyordu ki, ihtiyardan sonra fazla yaşayamazdı, yapamazdı bunu.

Nasıl yapardı ki? Nasıl yaşardı Şerif’siz, yüreğinin sevgilisi, kendi canından bir parça, ama bir o kadar da uzakta olan adam olmadan? Kar istiyordu, sizce de öyle değil mi?

Kim demiş ki hisler zamanla soğur? O bilginlerin kitaplarında mı yazıyor? İnanmayın, hiçbir şey soğumaz!

Hâlâ sevdiğinin sesi duyulduğunda yürek bir kuş gibi çırpınıyor. Şaka mı sandınız? Bütün bir ömür birlikte, altmış yıl, daha ne desin!

Öyle kaynaşmışlardı ki, öyle birbirlerine dolanmışlardı ki bir an bile onsuz durmaları mümkün değildi.

Nasıl gönderirdi onu tek başına? Nasıl kalırdı burada yapayalnız? Hem ne için? Şerif’siz hayat neye yarardı?

Böyle düşünüyordu yaşlı kadın, sandığı karıştırırken eşyaları üç ayrı yığın yapıyordu.

Bunlar çocuklara, hatıra olsun. Babalarını ansınlar. Bunlar komşulara dağıtılsın. Buradaki, en küçük yığın, kendisine… Ölene kadar baksın, Şerif’i hatırlasın.

Böyle düşünürken…

“Fatmaa, Fatmaa…” diye ince bir ses duydu yaşlı kadın. “Fatmaa!”

“Geliyorum, geliyorum Şerif’im, geliyorum sevgilim,” diyerek hızla toparlandı, eteğini düzeltti, perdenin arkasındaki ihtiyara baktı.

“Uyandın mı Şerif’im? Gözleme ister misin, Şerif’im? Gözleme?”

“Fatmaa…” diye mırıldandı adam, gözleri bulutlu, tavana doğru bakarak. “Fatmaa…”

“Tamam tamam, sevgilim, buradayım, buradayım,” dedi kadın, bir zamanlar kürek gibi iri, şimdiyse kupkuru olan elini tuttu. Kocasının eli artık bir kuş pençesi gibiydi, tıpkı kendisininki gibi. “Ne var, ne var sevgilim, yanındayım!”

“Fatmaa, affet… Affet beni Fatma…”

“Aman ne diyorsun, ne diyorsun?”

“Seni sevmedim…” diye hırıldadı yaşlı adam. “Affet… Aptalın tekiydim… Geri dönebilseydim, her şey farklı olurdu, Fatma…”

“Boş ver Şerif. Sevmedim de ne demek? Sevdin işte, kendi halince ama sevdin. Yoksa altmış yıl yan yana durur muyduk? Hadi canım, ne demek şimdi bu?”

“Fatmaa, çocuklar…”

“Geliyorlar Şerif, geliyorlar. Telgrafı çektim. Yok ben değil, Hatice, postanedeki kadın… O yazdı hepsini. Mehmet’e, Ali’ye, Cemal’e, Gülşen’e… Akşama kadar hepsi burada olur. Sen biraz uyu, ben sana tavuk suyu yapayım…”

“Gerek yok…” diye fısıldadı. “Otur yanıma. Affet beni Fatma!”

“Hiç kırıldım mı ben sana Şerif? Kırılmadım. Sen affet beni. Belki de yapışmasaydım peşine, belki de hayatın başka türlü olurdu, sevgilim!”

“Yok Fatma…” diye başını salladı ihtiyar. “Yok Fatma, kader işte…”

Yaşlı adamın gözünden bulanık bir yaş süzüldü, kırışık yanağından aşağı kayarak kırmızımtırak derisinin kıvrımlarında kayboldu.

Akşama doğru çocuklar toplandı, kendileri de artık neredeyse yaşlıydı.

Yaşlı kadın düşündü.

Mehmet, en büyükleri, bembeyaz sakallı, ağırbaşlı, hep böyleydi zaten. Üniversitede profesördü, bilgili bir adamdı, başkentte yaşıyordu.

“Mehmet, oğlum, bembeyaz olmuşsun!”

“Evet anne, yıllar geçiyor. Ben bile dede oldum, unuttun mu? Sen artık büyükannedin,” diyerek sertçe baktı.

“Ah evlat, nasıl unuturum? İşte fotoğraflar… Ayşe, Ayşe seninki, gönderdi, hepsi camın altında duruyor.”

“Şurada soldaki cam, hepimiz varız, siz küçükken, biz gençken, dedeleriniz, nineleriniz… Dayım Hasan, kardeşim Veli, cepheden dönmeyen… Ne bir haber, ne bir mezar…”

“İşte Şerif’in kardeşi Cemal… Ah ne şen adamdı! Keman çaldı mı ayakların kendiliğinden oynardı!”

“Şurada da komşumuz Mustafa Amca… Yeni camı o taktı, içinde torunların hepsi var. Artık büyük torunlarım bile var!”

“O yüzden Mehmet, oğlum, beni erken gömmeyin!”

“Anneciğim, hiç de öyle düşünmedim. Uzun yaşa! Siz yaşadıkça biz de hâlâ çocuk hissediyoruz kendimizi…”

“Ali, kardeşim, balığa gidelim mi?” diye sordu Cemal.

“Olur,” dedi Ali ve annesine döndü. “Anne, gidebilir miyiz?”

“Tabii canım!” dedi yaşlı kadın gülümseyerek. “Elbette gidin!”

“Baba, hadi kalk artık!” diye seslendi Cemal. O en küçükleriydi, hâlâ formundaydı, kararmış teniyle diri duruyordu.

Cemal büyük bir gemide çalışıyordu, dünyayı geziyordu. Hep anne babasına bir şeyler getirirdi, ama yaşlılar onları kullanmaz, kenara koyardı.

Tek kullandıkları, Japon malı renkli televizyondu. Kışın bütün köylü akşam haberlerinden sonra film izlemeye gelirdi. Sonra uzun uzun tartışırlardı.

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. Cemal hep göz bebeği olmuştu. Tıpkı gençliğindeki Şerif gibi enerjik ve neşeliydi.

“Cemal, oğlum, evlatlarım… Gülşen nerede?”

“Buradayım baba,” diyerek ağabeylerinin arkasından çıktı. Ufak tefek, annesinin genGülşen, solgun yüzünde bir tebessümle babasının elini tuttu ve “Hepimiz seninleyiz baba,” dedi.

Rate article
Lifequest
Yaşlı Adam Gidiyordu… Yaşlı Kadın Bunu Hissediyordu, Ruhunun Her Noktasıyla.