Anne Olamıyorum: Nedeni Kocam

Eskiden, hayatın nihayet bana gerçek mutluluğu bahşettiğini düşünürdüm. Sevdiğim adamla evlenmiştim. En azından buna inanmak istiyordum. O zamanlar bana bütün genç kız hayallerimin vücut bulmuş hâli gibi gelirdi: şefkatli, düşünceli, ağırbaşlı, gözlerinde ışık, yüzünde huzurlu bir tebessüm… Kadınca mutluluğun tam da bu olduğunu sanıyordum: mis gibi börek kokan bir ev, pazar günleri ailece gezmeler, çocukların kahkahaları, sımsıkı sarılmalar… Ama her şey farklı oldu. Trajik değil belki, ama çok daha acı verici.

Küçüklüğümden beri anne olmayı hayal ederdim. Karnımda bir can taşıdığımı, minicik elini avucumda hissettiğimi, gecenin bir yarısında bebeğimi salladığımı düşlerdim. Bu sıradan bir arzu değildi; içimde hissettiğim bir çağrıydı. Sadece evlenmek değil, çocukların cıvıltısıyla, koşturmacasıyla, o tarifsiz sevinçle dolu gerçek bir aile kurmak istiyordum.

Evlendikten bir yıl sonra eşimle çocuk planları yapmaya başladık. Otuz yaşıma gelmiştim ve artık beklemeye tahammülüm yoktu. İkimiz de hazırdık. Ama aylar, ardından yıllar geçti. Testler hep tek çizgi, adetler hep zamanında. Yalnızca umut, hayal kırıklığı ve içimde büyüyen bir acı…

İki yılın sonunda nihayet doktora gitmeye karar verdik. Tahliller, iğneler, muayeneler… Benim raporlarım tertemiz çıktı. Ama eşimin sonuçları açıklandığında dünyam başıma yıkıldı. Doktorların söyledikleri kesin ve acımasızdı: geri dönüşü olmayan erkek kısırlığı. Tıbbi terimler soğuk ve mesafeliydi, ama içim paramparça oldu.

Eşime bakarken aklımda yalnızca bir soru vardı: “Şimdi ne olacak?” Onu seviyorum, bu bir rol değil. O benim için sadece bir eş değil, canım, dostum, yuvam… Ama ben hep anne olmayı hayal ettim. Evlat edinmek ya da başka yollara başvurmak değil, kendi çocuğumu dünyaya getirmek… Hayatın bu mucizesini yaşamak istedim.

Üzerinden altı ay geçti. Bu süre boyunca adeta bir bıçak sırtında yaşadım. Bir yanda, hayatını bana bağlayan ve hiçbir suçu olmayan adam duruyor. Öte yanda ise, her gün biraz daha ölen hayallerim, kadınlığım… Sokakta gördüğüm çocuklar, doğum hikâyeleri, içimdeki o dipsiz boşluk…

Eşimle konuştum. Ağlamadı, sadece dudaklarını sıktı ve dedi ki:
“Üzgünüm. Beni bırakırsan anlarım.”
Bu cümlede her şey vardı: sevgi, acı, çaresizlik, cesaret… Benim anne olma arzumu bildiği için, gitmeme göz yumabilecek kadar yürekliydi.

Ama gitmedim. Kaldım. Çocuk fikrinden vazgeçtiğim için değil, henüz o korkunç seçimi yapacak cesareti bulamadığım için. Onsuz yaşamak acı verici. Ama kendimi inkâr etmek de dayanılmaz…

Kendimi kandırmak istemiyorum; asla kabullenemeyeceğim. Otuz sekiz ya da kırk beş yaşında değilim. Önümde zaman var. Biliyorum ki bu fırsatı kaçırırsam, ileride torunlarını kucağına alan kadınları gördükçe kendime lanet okuyacağım. “Keşke…” diye düşüneceğim.

Çocuksuz mutlu olan çiftler var, biliyorum. Ama bu benim hikâyem değil. Ben anne olmak için yaratılmışım. Bunu, gökyüzünün mavi, çimenlerin yeşil olduğu kadar net biliyorum.

Peki şimdi ne yapacağım? Birini mutlaka incitecek bu kararı nasıl vereceğim? Gidip başka biriyle yeni bir hayat kurmayı denemeli miyim? Ya o da olmazsa? Ya şansım sadece bir kez vursa?

Bazen uyuyan eşime bakıyorum da kendimi hain gibi hissediyorum. Çünkü içten içe veda ediyorum. Sonra bir gece ansızın uyanıp gözyaşlarına boğuluyorum: “Yok… Yapamam.” İşte böyle, bir aşkla bir kader, kalple annelik içgüdüsü arasında parçalanıyorum.

Ne karar vereceğimi bilmiyorum. Ama her gece mucizeye dua ediyorum. Aslında olmayacağını bildiğim hâlde…

Eğer siz de böyle bir ikilemde kaldıysanız, söyleyin bana… Nasıl bir seçim yaptınız? Ve sonra nasıl yaşadınız?…

Rate article
Lifequest
Anne Olamıyorum: Nedeni Kocam