Küçük torun, sayılmaz mı? Neden kaynana biri seviyor da diğerine sanki yokmuş gibi davranıyor?
Bazen en acı yaraları, düşmanlar değil, bir zamanlar ailemiz sandıklarımız açar. Benim hikayem de böyle. Adım Aslı, altı yıldır Emre’yle evliyiz. Harika bir oğlumuz var, Arda. Ne yazık ki, onun doğduğu günden beri hayatımızda bir gölge var: babasının annesi, yani kaynanamın soğukluğu.
Her şey Arda’dan çok önce başladı. Emre’yle tanıştığımda, iki yıldır boşanmıştı. İlk evliliğinden olan oğlu o zaman beş yaşındaydı. Emre, nafaka ödediğini ve çocuğunu görmeye devam ettiğini saklamıyordu ama eski eşiyle ilişkilerinin bittiğini ve aramıza girmeyeceğini de söylüyordu. İkimiz de temiz bir sayfa açabileceğimize inanmıştık.
Kaynanam başından beri bana soğuk davranıyordu. Açıkça kaba değildi ama mesafeliydi. Belki ilk gelinin geri döneceğini umuyordu. Belki de beni “yıkıcı” görüyordu, oysa Emre benle tanışmadan çok önce ayrılmıştı. Onun bu tutumuna aldırmamaya çalıştım. Ama sonra olanlar, her türlü sözden daha acı vericiydi.
Arda doğduğunda, kaynanam aramadı bile. Ne bir tebrik, ne bir ziyaret… Sessizlik. Oysa büyük torunuyla görüşmeye devam ediyordu: hafta sonları alıyor, kurslara götürüyor, hediyeler veriyordu. Ama Arda’dan sanki haberi bile yoktu.
Emre üzülmüştü ama annesinin zamanla alışacağını düşünüyordu. “Annem biraz gelenekseldir,” diyordu. “Zaman tanımak lazım.” Oğlunu kendi götürmeyi teklif etti ama ben reddettim. Hiç yüzünü bile görmediği bir kadına bebeğimi nasıl bırakırdım? Ya onu kabul etmezse?
Yıllar geçti. Oğlumuz şimdi dört yaşında. Neşeli, sosyal bir çocuk. Abisi sık sık ziyaret ediyor ve bu bizi mutlu ediyor—aralarındaki yaş farkına rağmen iyi anlaşıyorlar. Benim ailem torunlarını çok seviyor, her hafta sonu geliyorlar. Ama babaannesi hâlâ gelmedi.
Ne ilk doğum gününde, ne ikincisinde, ne de üçüncüsünde. Biz davet etmedik—niye ısrarcı olalım? Hatırlatmadık—kendimizi küçük düşürmek istemedik. İçimde öyle bir acı, öyle bir kırgınlık vardı ki artık kabullendim: olsun. İstemiyorsa, zorlamanın anlamı yok. Umursamıyorsa, o bir büyükanne değildir.
En kötüsü, Emre’nin gözlerindeki hüzün. Şikayet etmiyor ama biliyorum, canı yanıyor. Annesini hep sevecen, şefkatli biri olarak bilmişti. Kendi torununa nasıl bu kadar kolay sırtını dönebileceğine bir anlam veremiyor. Bunu defalarca konuştuk. Hatta annesiyle de konuşmaya çalıştı ama o hep kaçamak cevaplar verdi: gücü yokmuş, sağlığı yerinde değilmiş, zamanı yokmuş…
Biliyorum ki Emre hâlâ umut ediyor. Bir gün kapımızı çalıp, “Affet, hatalıydım,” diyecekmiş gibi bekliyor. Ama ben artık beklemiyorum. Oğlumun da olmayabilecek bir mucizeyi bekleyerek büyümesini istemiyorum.
Arda’ya verebileceğimiz her şeyi verdik: sevgi, şefkat, destek. Onu seven ebeveynleri var, benim tarafımdan dedesi ve ninesi, sevecen bir abisi… Babaannesi yoksa, demek ki öyle olması gerekiyor. Kendini bize kapatan birini zorla hayatımıza sokmaya niyetim yok.
Yine de… Bir annenin kalbi taş değil. Bazen düşünmeden edemiyorum: ya bir gün sorarsa? “Neden babaannem beni görmeye gelmiyor? Neden abiminki var da bende yok?” diye. Ne cevap vereceğim? “Seni sevmiyor” mu? “Sen ona yabancısın” mı?
Oğlumun kendini sevilmemiş hissetmesini istemem. Ama yalan da söylemeyeceğim. Bilsin ki sevgi zorla olmaz. Ya içten gelir ya da gelmez.
Emre hâlâ kabullenemedi. Bir gün annesinin farklı davranacağını, küçük bir çocuğu görmezden gelmenin yanlış olduğunu anlayacağını umuyor. Ben ise sadece Arda’nın, benim hissettiğim o soğukluğu hissetmemesi için dua ediyorum. Çünkü hiçbir şey, yakınların kayıtsızlığı kadar acıtmaz.
Eğer kaynanam bir gün bu satırları okursa, bilsin ki kapımız açık. Ama sonsuza kadar değil. Bir torunun sevgisi, lafla değil, hak ederek kazanılır. Daha geç olmadan…




