Bugün kendimi oğlumu sevmediğim için suçluyorum.
Hayat bazen öyle sorular sorar ki, ne cevap vereceğimizi bilemeyiz. Bazen de sorunun kendisi biz oluruz ve bu yükün altında nasıl yaşayacağımızı kestiremeyiz. Bu hikâye benim değil, ama duyduğumdan beri zihnimi kemiriyor.
Adım Elif, kalabalık bir ailede büyüdüm. Yedi kişiydik: annem, babam ve beş kız kardeş. Ben en küçükleriydim. Çocukluğumdan beri aklımı kurcalayan bir soru vardı: Annem bizi içinden en çok kimi seviyordu?
Ona sık sık bu soruyu sorardım, özellikle de baş başa kaldığımızda. Ama annem hiçbirimizi diğerinden ayırmazdı. Cevabı hep aynıydı: “Hepinizi eşit seviyorum. Siz benim çocuklarımsınız, sevgim tek.” O zamanlar bu cevabı kaçamak bulurdum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, onun ne kadar bilge olduğunu anlıyorum. Bize eşit davrandığı için kardeşlerimle aramız çok iyiydi, her zaman birbirimize destek olurduk.
Ben ise sadece bir çocuk annesiyim. Birden fazla çocuğu olan bir ebeveynin ne hissettiğini hayal bile edemiyorum. Ta ki bir gün, beni hiç düşünmediğim şeylerle yüzleştiren bir kadınla tanışana kadar…
Onun adı Aylin’di. İş yerimize yeni geldiğinde tanışmıştık. Çabuk kaynaştık, beraber öğle yemekleri yiyip sohbet etmeye başladık. Başkalarının hikâyelerini dinlemeyi hep sevmişimdir; insan kendini de böyle anlıyor çünkü.
Aylin sık sık kızından bahsederdi: dersleri, işi, evde ona nasıl yardım ettiği… Fotoğraflarını gösterir, her başarısıyla gurur duyardı. Onu gülümseyerek dinler, biraz da kıskanırdım—ne kadar şefkatli ve sevgi dolu bir anneydi.
Ama bir gün… “oğlundan” bir hediye aldığını söyledi. Şaşırmıştım: “Oğlun mu var? Bundan hiç bahsetmemiştin.” Aylin garip bir şekilde gülümsedi ve sonunda gerçeği anlatmaya karar verdi.
Bana göre, ilk çocuğu oğlu olmuştu. O zamanlar genç, hırslı, mükemmel bir anne olmayı hayal eden bir kadındı. Özen gösteriyor, besliyor, banyo yaptırıyordu… Ama zamanla fark etti ki bunları içinden gelerek değil, sırf “yapılması gerektiği” için yapıyordu. Ne bir sıcaklık ne de içten bir bağ vardı.
“Bunu açıklayamam,” dedi hüzünle. “O iyi bir çocuktu. Uslu, akıllı, özenli. Ama kalbim sessizdi. Kendime, ‘Zamanla sevgi gelecek’ diyordum. Gelmedi.”
Sonra, dört yıl sonra kızı doğdu. Ve her şey değişti. Onun gelişi, Aylin’in hayatını alt üst etmişti. İlk çocuğunda hissedemediği anne sevgisi, bu kez bir sel gibi gelmişti. Mutluydu. Kızını seviyor, şımartıyor, koruyordu. Ama aynı zamanda oğlundan da giderek uzaklaşıyordu. Ona vurmuyor, bağırmıyordu ama sarılmıyor, öpmüyor, “seni seviyorum” demiyordu. O oradaydı—ama sanki bir yabancı gibi.
Yıllar geçtikçe suçluluk duygusu daha da büyüdü. Kendini avutmaya çalışıyordu: belki depresyondu, belki yorgunluk, belki de anneliğe hazır değildi. Ama gerçek şuydu ki, bunun mantıklı bir açıklaması yoktu. Sadece… sevmemişti. Kızına duyduğu sevgiyi hissedince acısı daha da arttı—çünkü birine her şeyi, diğerine sadece görevini vermişti.
“Bazen düşünüyorum,” diye fısıldadı Aylin, “küçücük, bana bakıyordu. Kız kardeşini öptüğümü, saçını okşadığımı görüyordu. Ama ona… hiçbir şey. Ve bunu hatırlıyordu. Hep hatırlıyordu. Gözlerinde aynı sessiz soruyu görüyordum, benim de anneme sorduğum gibi: ‘Bizi içinden kimi daha çok seviyorsun?’ Yalan söyleyemezdim çünkü cevabı biliyordu…”
Şimdi oğlu büyümüş, başarılı bir adam. Annesine saygılı, ona yardım ediyor. Ama aralarında soğukluk, bir boşluk, gergin bir mesafe var. Sanki ikisi de “yakın” rolü oynuyor.
Onu dinlerken ne diyeceğimi bilemedim. Yargılamıyordum, hayır. Ama içim parçalanıyordu. Gerçekten böyle şeyler olabilir miydi? Kendi çocuğunu sevememek? Hiçbir sebep yokken bir kalbin atması, diğerinin ise susması?
Belki de en büyük anne günahı budur—nefret etmek değil, incitmek değil… sadece hissetmemek.
O günden sonra iş arkadaşlarıma, dostlarıma, komşularıma daha farklı gözlerle bakıyorum. Herkesin bir hikâyesi var. Ve belki de bir yerlerde, suskun ama her gece kendini, en çok ihtiyacı olan kişiye sevgisini veremediği için yiyip bitiren bir kadın yaşıyor…




