Torunumu sevmiyorum. Peki nasıl içimdeki bu soğukluğu eritebilirim?
Adım Ayşe Yılmaz, altmış iki yaşındayım ve anlatacağım şeyin aslında hiç var olamayacağını düşünürdüm. Yıllardır içimi kemiren, beni rahat bırakmayan bir gerçek bu. Yargılanma korkusuyla, kızımla olan bağlarımın kopacağı endişesiyle ve en çok da kendime duyduğum utançla sakladığım bir sır…
Tek kızım Leyla, altı yıldır Almanya’da yaşıyor. Öğrenim için gittiği bu ülkede, bir Alman’la tanışıp evlendi. Maalesef düğünlerine gidemedim—sağlık sorunlarım vardı, vize işleri zordu, bir de açıkçası maddi durumum da el vermedi. Kavuşmayı çok bekledik, ama Leyla’nın oğlu, benim torunum doğduğunda bile yanlarına gidemedim—belgeler, karantinalar, aramızdaki o binlerce kilometre…
Torunum Ali’yi (ailede ona “Alo” diyorlar) doğumundan ancak iki yıl sonra görebildim. Hayal edin: ilk torun, yıllardır özlenen, kanımdan canımdan! O anı sayısız kez kafamda canlandırmıştım—onu kollarıma alışımı, sevinç gözyaşlarımı, merakla saçlarımı tutuşunu, benim de onun minik başını okşayışımı…
Ama gerçek hiç de öyle olmadı. Onu ilk kez kucakladığım anda hissettiğim tek şey, bir boşluktu. Soğukluk. Hiçbir şey. O bana, bir yabancıya sarılır gibi uzandı, ama kalbimde o beklediğim sıcaklık, o tarif edilemez sevgi kıvılcımı hiç parlamadı. Elimden geleni yaptım—gülümsedim, oyunlar oynadım, börekler pişirdim. Ama hepsi mekanikti, içtenlikten yoksun, kalpten gelmiyordu. Kendimi bir tiyatro oyununda, başkasının rolünü oynayan bir aktris gibi hissettim.
“Geçer,” diye avuttum kendimi. “O daha çok küçük, biraz daha zaman geçsin, biraz daha yakınlaşalım.” Ama günler geçti, hiçbir şey değişmedi. İçimdeki o buz gibi boşluk yerli yerinde duruyordu. Bazen korkunç bir düşünceye yakalanıyordum: Eğer bu, komşunun çocuğu olsaydı, aynı şekilde davranırdım. Yoksa ben böyle kalpsiz biri miyim? Benimle ilgili sorun ne?
Leyla, eşi ve oğulları Almanya’ya döndüklerinde hissettiğim şey… rahatlamaktı. Ve ardından gelen korkunç bir suçluluk. Nasıl olur? Bu benim torunum! Kızımın sevgisinin meyvesi. Böyle hissetmeye hakkım var mı? Ben torunum olacağı günleri hayal etmiştim, onun için örgü patikler örmüştüm, ona masallar okuyacağımı, parklarda el ele dolaşacağımızı düşlemiştim…
Ama şimdi bu boşluğun yükü altında eziliyorum. Bunu Leyla’ya anlatmaya cesaret edemiyorum—beni asla anlamaz. Bunu bir ihanet gibi görür. Hem nasıl söylenir böyle bir şey? “Oğlunu, yani torunumu sevmiyorum,” demek mi? Aramızda bir bağ hissetmiyorum demek mi? Sanki farklı dünyalardayız ve aramızdaki o görünmez ip, daha dokunulmadan kopmuş gibi…
Geçen gün Leyla aradı, mayıs tatilinde yine geleceklerini söyledi. Sesindeki o neşe, içimi daha da acıttı. Nereye gideceğimizi planlamamı istedi, Ali’nin artık biraz Türkçe konuşabildiğini, bana şiirler okuyacağını anlattı… Ben ise sadece başımı salladım ve yüreğimin karanlık bir kuyuya düştüğünü hissettim.
Nasıl yeniden o sevecen büyükanne maskesini takacağım? İçimde hissetmediğim bir sevgiyi nasıl rol yaparak göstereceğim? Yoksa artık yaşlandım ve kalbim mi katılaştı? Belki de asıl mesele, kızımın göç etmesini, bir yabancıyla evlenmesini, artık bana yer olmayan o yeni hayatını hâlâ kabullenememiş olmam…
Bilmiyorum. Sadece şunu anlamak istiyorum: Bir torunu sonradan sevmeyi öğrenebilir mi insan? Yoksa bu his doğuştan gelmeli mi, kalpten fışkırmalı mı? Neden bende yok? Ben neyi yanlış yapıyorum? Belki de büyükanne olmaya uygun değilimdir? Yoksa kızımdan ayrı düşmenin acısı, onun çocuğuna karşı bu hissizliğe mi dönüştü?
Buna benzer şeyler hisseden varsa, sesinize kulak vermek istiyorum. Sizde de torunuza karşı sevgi hemen oluşmadı mı? Peki ne zaman, nasıl uyandı o duygu? İçinizdeki buzu eritmek için ne yaptınız?
Bunu yazmak çok ağır geliyor. Ama ömrümün sonuna kadar bir sahtekâr gibi yaşamak istemiyorum. Gerçek bir büyükanne olmak, sevmek, hissetmek istiyorum. Torunumun bir gün gururla, “Benim bir büyükannem var, dünyanın en tatlısı,” demesini istiyorum. Ama şimdilik, oraya nasıl varacağımı bilmiyorum…




