“Sen tam bir tembel misin! Misafir böyle mi ağırlanır?” — Kaynana ziyareti bir duygusal kabusa dönüştü
Küçüklüğümden beri basit bir kural öğrendim: Misafirler saygı ve içten bir sıcaklıkla karşılanmalı. Annem yemek yapmayı çok severdi ve her arkadaş ya da akraba ziyareti küçük bir şölene dönüşürdü. Kız kardeşimle mutfakta ona yardım eder, babam temizliğe el atardı — her şey ailecek, samimi bir şekilde olurdu. Evin sıcaklığı, lezzetli kokular ve kahkahalar çocukluğumun ayrılmaz bir parçasıydı. Ve bir gün kendi evimde de böyle olacağını hayal ederdim. Ama hayat bazen bambaşka senaryolar sunuyor.
Mehmet’le evlendiğimde, yakınlarımızı sık sık ağırlamaya karar verdik — hem benimkileri, hem onunkileri. Bu fikri sevinçle destekledim çünkü bana kendi aile evimi hatırlatıyordu. Evimiz sıcak sohbetlerin, uzun muhabbetlerin ve keyifli buluşmaların adresi oldu. Ta ki o gelene kadar. Mehmet’in annesi. Gösterişli, otoriter, güçlü karakterli bir kadın. Dışarıdan sıcak ve sevecen görünse de, arkasında insanı inciten bir sivri dillilik saklı.
İlk başlarda elimden geleni yaptım. Geldiğinde evi tertemiz yapar, farklı tarifler deneyip onu etkilemeye çalışırdım. Ama anlaşılan kaynana en başından beri eleştirel bir tavır takınmıştı. İlk geldiğinde, sofraya şöyle bir bakıp burun kıvırdı:
“Bunlar mı yaptıkların? Hiç özenmemişsin. Kendim evde daha iyisini yerim.”
İçim acıdı, gözlerim doldu çünkü o akşam yemeğine gerçekten emek vermiştim. Ama sustum — terbiyem tartışmaya girmeme izin vermiyordu. Tamam, dedim, bir dahakine daha iyisini yapacağım. Ve işte o gün geldi: Mehmet’in doğum günü. Bir gün önceden hazırlıklara başladım, özenle tarifler seçtim, özel bir şeyler yapmaya çalıştım. Sofra adeta yemeklerle doluydu. Belki bu sefer bir iltifat eder diye umdum.
Ama kaynana mutfağa adımını atar atmaz yüzü buruştu. Sofraya oturmadan önce yemekleri tek tek kokladı, sonra pat diye:
“Aman Allah’ım, ciddi misin? Buna bayram sofrası mı diyorsun? Her şey tuzlu, börek kupkuru, salatalar tam bir fiyasko. Sen gerçekten yemek yapmayı biliyor musun?”
Dayanamadım. Sofradan kalkıp yatak odasına gittim. Orada yastığa gömülüp sessizce ağladım, kulağımda annemin sözleri çınlıyordu: “Benim kızım harika bir ev hanımı, sen başarırsın.” Başardım… ama kaynanama karşı değil. O ise lafını bitirmemişti:
“Sana nasıl yemek yapılır öğreteceğim. Bir gün bana gel, gerçek bir sofra nasıl olur gör. Bu tam bir rezalet. Mehmet sana nasıl katlanıyor, anlamıyorum.”
İçimden ona her şeyi haykırmak, anlatmak geliyordu. Her misafir ağırlamanın ne kadar yorucu olduğunu, iyi bir eş olmaya çalıştığımı, Mehmet’ten şikayet etmediğimi, yardım istemediğimi, bazen ayakta duramayacak kadar yorulduğumu… Ama sustum. Mehmet ise… Bütün bu süreçte sessiz kaldı, sanki onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi. Sonrasında, misafirler gittikten sonra yanıma gelip alçak sesle:
“Üzgünüm. Bir daha onu buraya çağırmayacağım. Bu sefer iyice çizgiyi aştı.”
Başımı salladım, hiçbir şey söylemedim. En acısı kaynanamın sözleri değildi — onun bu kırıcı tavrına alışmaya başlıyordum. Asıl yaralayan, Mehmet’in sessizliği, ilgisizliği, sanki sabrım ve çabam görünmezmiş gibi davranmasıydı. O an anladım: Önemli olan mükemmel yemekler değil, mükemmel sofra değil. Önemli olan, sadece bir tabak mercimek çorbası yapsan bile yanında durup seni savunacak birinin olması.




