Bugün günlüğüme yazmak istiyorum çünkü içim dolu… Hayat bazen tuhaf sürprizler yapıyor. Çocukluğumdan beri misafir ağırlamanın bir sanat olduğuna inandım. Annem mutfağı severdi, her gelen misafirle evimiz şenlenirdi. Kız kardeşimle mutfakta ona yardım eder, babam da temizlik yapardı. O sıcaklık, o gürültülü kahkahalar bana hep huzur verdi. Kendi evimde de böyle anlar yaşayacağımı hayal ettim. Ama hayat, planladığımız gibi gitmiyor…
Mehmet’le evlendiğimizde, hem benim hem onun yakınlarını ağırlamaya karar verdik. Bu fikri sevinçle karşıladım çünkü bana çocukluğumu hatırlatıyordu. Evimiz sıcak sohbetlerin, uzun akşamların adresi oldu. Ta ki, Mehmet’in annesi gelene kadar… O, güçlü karakterli, keskin bakışlı bir kadındı. Görünüşte nazik ve misafirperverdi ama gülümsemesinin ardında keskin bir eleştiri gizliydi.
Başta elimden geleni yaptım. Her gelişinde evi tertemiz yaptım, özenli yemekler hazırladım. Ama kayınvalidemin eleştirileri hiç bitmedi. İlk geldiğinde masaya şöyle bir baktı ve burun kıvırdı:
“Bunlar mı? Sıradan şeyler. Ben evde daha iyisini yerim.”
İçim acıdı çünkü o yemeğe emek vermiştim. Ama sustum—terbiyem bana büyüklerle tartışmamayı öğretmişti. “Tamam” dedim, “Bir sonrakinde daha iyisini yapacağım.” Mehmet’in doğum günü geldiğinde iki gün önceden hazırlıklara başladım. Masamız envai çeşit yemekle doluydu. Belki bu sefer bir övgü alırım diye umdum.
Ama mutfağa adımını atar atmaz yüzü değişti. Masaya bile oturmadan yemekleri kokladı, sonra sertçe:
“Allah aşkına, ciddi misin? Buna şölen sofrası mı diyorsun? Hepsi tuzlu, börek kupkuru, salatalar da hiçbir şeye benzemiyor. Sende hiç yemek yeteneği yok mu?”
Dayanamadım, sofrayı terk edip yatak odasına gittim. Yastığa gömülürken annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Sen benim gerçek evlatlısın, elinden her iş gelir.” Geliyordu… ama kayınvalideme göre değil. O hâlâ konuşuyordu:
“Sana nasıl yemek yapılır öğreteceğim. Bir gün bana gel, gerçek bir sofra nasıl olur gör. Bu rezalet! Mehmet’in seninle işi zor.”
İçimden cevap vermek, birikmiş her şeyi haykırmak geldi. Misafir ağırlamak için ne emek verdiğimi, nasıl usanmadan çabaladığımı, Mehmet’e yük olmamak için dilimi ısırdığımı anlatmak istedim. Ama sustum. Mehmet ise… Hiç sesini çıkarmadı, sanki olanlar onu ilgilendirmiyordu. Misafirler gittikten sonra yanıma gelip alçak sesle:
“Özür dilerim. Bir daha onu çağırmayacağım. İşi fazla ileri götürdü.”
Başımı salladım, tek kelime etmedim. En acısı kayınvalidemin sözleri değildi—artık onun sivri diline alışıyordum. Mehmet’in sessizliğiydi asıl yaralayan… Sanki emeklerim görünmezdi, önemsizdi. O an anladım: Önemli olan mükemmel bir sofra değil, yanında seni savunacak biri olması… Hatta önüne sadece bulgur pilavı koysan bile…




