Bugün defterime, içimi dökmek istiyorum. Kimse duymadan, kimse bilmeden… Ofisteki herkesin fısıldaştığı o olay, hâlâ zihnimi kurcalıyor. İki haftadır susmayan dedikodular, keskin bakışlar, bölünmüş fikirler: Suçlu o mu, yoksa o mu? Sanki takım ikiye ayrıldı. Ve her şey, sessiz, nazik meslektaşımız Ayşegül’ün düğününün iptal olmasıyla başladı.
Ayşegül… Onu tarif etmek gerekirse, “narin bir porselen gibi” derdim. Yirmi beş yaşında, incecik, kibar, öfkeli anlarda bile sakinliğini koruyan biri. Uzun zamandır evlenme vakti gelir diye bekliyorduk çünkü sevgilisi Emre’yle neredeyse iki yıldır birlikteydi. İlişkileri düzgün, sıcak, birçoklarını kıskandıracak kadar güzeldi. Emre, iş çıkışlarında onu karşılar, sık sık çiçeklerle sürpriz yapar, romantik akşam yemekleri düzenler, tatile götürürdü. Gerçek bir adam gibiydi — şefkatli, olgun, güven veren.
Evlenme teklifini güzel yaptı — yüzüğü, konuşması, titreyen sesiyle. Ayşegül’ün gözleri ışıldıyordu. Düğün hazırlıkları başladı. Her şey mutlu bir sona doğru ilerliyordu, ta ki ablası Selma devreye girene kadar. Büyük, gürültücü, sorunlu… Ayşegül’ün tam zıttı. Kabaydı, sertti, sık sık içkiyi fazla kaçırır, hatta iş yerine gelip kızkardeşinden “maaşa kadar birkaç bin lira borç” diye tutturur, sahneler çıkarırdı.
Selma, istemekten hiç çekinmezdi. Ama ekmek için değil — daha çok rakı, şarap, sert içkiler için. Onu herkes tanırdı, hem ofiste hem de mahalledeki tekel bayisinde. Emre, Ayşegül’ün ablasını tanıyordu; evlerine dalışlarını, kavgalarını görmüştü. Bu yüzden hep uzak durdu, aile toplantılarına bile çağırmazdı. Ayşegül de onu anlıyordu — çünkü Selma’yla baş etmek mümkün değildi. O hep kendi kurallarıyla yaşar, etrafındakileri de yıpratırdı.
Ama yine de Emre cesaret etti. Evlenme teklif etti, yüzükler alındı, restoran ayarlandı, tarih belirlendi. Düğüne bir hafta kala, her şeyi değiştiren bir şey oldu.
O uğursuz Cuma akşamı, Ayşegül, Emre’yi ailesiyle tanıştırmak için akşam yemeğine davet etti. Her şey sakin başladı. Selma, beklenmedik şekilde ayıktı ve sessizdi. Herkes şaşırdı. Ama anlaşılan bu, fırtınadan önceki sessizlikti.
Gece yarısına doğru, sofra dağılırken, Selma bir anda bir kadeh alıp dibine kadar doldurdu, bir yudumda içti ve ağlamaya başladı. Önce sessizce… Sonra patladı:
— Oğlumu düşünüyorum… Şimdi nerede? Nasıl?.. Ben onu bıraktım… Hastanede reddettim…
Oda buz kesti. Ayşegül’ün yüzü bembeyaz oldu. Annesi Selma’yı mutfağa götürmeye çalıştı ama artık durduramıyordu:
— Bir oğlum oldu… Sağlıklı bir bebekti… Sonra… sonra korktum. Yalnızdım, param yoktu, babası yoktu… Vazgeçtim. Onu bıraktım. Affedin beni…
Emre taş kesilmişti. Ayşegül’e baktı, sonra Selma’ya, sonra tekrar Ayşegül’e… Sanki “Bunu biliyor muydun?” diye soruyordu. Ayşegül sadece başını salladı. Biliyordu. Ama sessiz kalmıştı. Hiç bahsetmemişti.
Ertesi gün Emre ortadan kayboldu. İşe gelmedi, aramalara çıkmadı. Bir gün sonra da tüm davetlileri arayıp düğünü iptal etti. Ayşegül’e kısaca şunu söyledi:
— Bir çocuğu gereksiz bir detay gibi silen bir aileye katılmaya hazır değilim. Affet beni.
O günden beri Ayşegül sanki buharlaştı. İşe geliyor — solgun, makyajsız, boş gözlerle. Kimseye bir şey açıklamıyor. Kendine kapanmış bir gölge gibi. Ve ofis kaynıyor: Kimisi “Emre zayıf, anlamadan kaçtı” diyor, kimisi “Ayşegül önceden söylemeliydi” diyor. Acı da olsa, evleneceğin insana her gerçeği söylemelisin diyenler var.
Ben hâlâ ne düşündüğümü bilmiyorum. Selma gerçekten her şeyi mahvetti, ama tek suçlu o mu? Bir çocuk doğurup terk etti. Ailesi biliyordu. Sustular. Kimse o küçük hayatı kurtarmaya çalışmadı, kimse sorumluluk almadı.
Peki ya Emre… belki de yarın Ayşegül’ün başka bir sırrı olacağından korktu. Bu ailede önemli şeylerin sessizce gömülebileceğini anladı — ta ki başka bir hayatı parçalayana kadar.
Ve şimdi, daha dün gelinliklerin, yüzüklerin, pasta süslerinin konuşulduğu o aynı odada, ağır bir sessizlik çökmüş durumda. Ayşegül ise… hâlâ bilgisayarın başına sessizce oturuyor, gözlerini kaçırıyor, gülümsemiyor. Sadece bir kez, telefonunda fısıldadığını duydum:
— Hayır anne, geri gelmeyecek. Ve ona kızmıyorum. Sadece… çok acıyor.




