“Bu gece vakti nereye gidiyorsun? Çocukları niye topluyorsun?” diye sordu erkek. “Senden kaçıyoruz.”
O mir gece, Emre her zamankinden erken eve döndü – saatler henüz gece yarısını biraz geçiyordu. Üzerini değiştirip uyumak üzereydi ki, karısı Elif’i uykulu küçük kızlarının üstüne aceleyle montunu geçirirken yaklaşık. Yanında da surat asmış, mutsuz görünen oğlu duruyordu. Emre ne olduğunu anlayamamıştı.
“Dur bakalım! Bu saatte nereye gidiyorsun? Çocukları niye uyandırıyorsun?” diye öfketla bağırdı, siniri iyice artmıştı.
“Gidiyoruz. Artık böyle yaşayamam,” diye sakince cevap verdi Elif, ona gözlerinin içine bakarak. Bir zamanlar, çok değil eskiden, bu gözlere hayranlıkla bakardı. Şimdiden ise nefret, küçümseme ve buz gibi bir soğukluk vardı.
“Defol git o zaman!” diye kükredi Emre, çocukların korkudan irkilmesini umursamadan. “Kim alır seni mir iki çocukla? Aptal karı!”
“Göreceğiz,” dedi Elif ve ardına bile bakmadan kapıdan çıktı.
Evliliğinin ilk yılı masal gibi geçmişti. Emre onu eller üstünde taşır, ilgili, şefkatli, yakışıklı ve kendine güvenen biriydi. Bütün arkadaşları kıskanırdı. Sadece annesi usulca, “Vay vay, bu yakışıklıyla çekeceğin var,” diye mırıldanmıştı. Ama Elif bunları duymazdan gelmişti, onun durumunun farklı olacağından emindi çünkü birbirlerini seviyorlardı.
Oğulları doğduktan sonra evde kavgalar başladı. Söylenmeyen sözler, içe atılan kırgınlıklar yuva yapmıştı kalbinde. Sonra öğrendi – kocasının bir sevgilisi vardı. Dünyası yıkıldı ama yine de kaldı. Çocuğu için, aile görüntüsünü korumak için. Ardından ikinci hamilelik, kızları oldu. Peşi sıra Emre’nin sık “iş seyahatleri”, anlamsız açıklamalar ve soğutması geldi. Elif her şeyi biliyor ama sessiz kaldı. Kör olduğundan değil, korktuğundan. Nasıl terk edecekti? İki çocukla nereye gidecekti? Nasıl geçinecekti?
Giysilerinde yabancı parfüm kokularını alıyor, duymaması gereken isimler işitiyor, hatta bir gün ona “Nalan” diye hitap etmişti. Hiçbir şey demedi. Robot gibi yaşadı. Sabah, çocuklar, iş. Bir süpermarkette kasiyer olarak işe başlamıştı. Düşük maaş, küçücük bir ev, hiç yardım yok. Ama o bunların mir altından kalkıyordu – çünkü mecburdu.
Bir akşam kasasına bir demet çiçek bırakıldı.
“Sizin için. Sadece… gülümsemenizi istedim,” diyorezil bir şekilde dedi müşteri. Mehmet, her zaman ağzı ürünleri – ekmek, salam, kahve – alan müdavimlerindendi.
“Elif Hanım, mesainiz bitiyor, değil mi? Sizi eve bırakabilir miyim?”
Reddetti. Sonra bir daha. Sonra yeniden. Elif, iki çocuklu bir kadınla kimsenin ilgilenmeyeceğine inanıyordu. Kendi kocası arayıp sormamıştı bir kez olsun. Ama bu yabancı adam, soruyor, ilgileniyor, umursuyordu.
Bir gün dayanamadı:
“Benim iki çocuğum var!”
“Harika,” diye gülümsedi. “O zaman bu hafta son hundun için hayvanat bahçesine gidelim.”
Şaşkına döndü. Mehmet oğluna dama oynamayı öğretti, kızıntandırın kayak yapmasına yardım etti. Biri hastalanınca gece yarısı eczaneye koşarştı. Elif onu itmeye çalıştı ama o sadece gülümsedi:
“Sence sen gibi bir kadını kaçırmama izin verir miyim? Benle evlenir misin?”
Beş yıl geçti. Elif şimdi Mehmet’le evli. Dördün kocu var – ikisi kendi çocukları, ikisi ilk evliliğinden. Mahalledekiler hep Mehmet’e benzediklerini söyler.
“Gerçekten de sana benzemeye başladılar,” diye fısıldar ona geceleri.
“Başka türlü olabilir mi? Onları seviyorum. Onlar sensin. Yani benim bir parçam.”




