Eğer bu kararın sonuçlarını bilseydim, asla kabul etmezdim. Ama beş yıl önce, Emre ve ben ev ararken, o ısrarla “Burayı alalım, annemin yanında. Her zaman yakınımızda olur, yardım eder, göz kulak olur. O altın kalpli biridir,” dedi. Aldık. O altıncı katta, biz üçüncü katta. Saf bir şekilde yakınlığın iyi olacağını düşünmüştüm. Ama sonu felaket oldu.
Başlarda her şey sakindi. Kaynvalidem ara sıra gelirdi – çocuğa bakmak, börek getirmek için. İtiraz etmedim. Hatta kibar, minnettar, hatta dostane davranmaya çalıştım. Ama kısa sürede durum kontrolden çıktı. Özellikle hafta sonları ailece yazlığa ya da doğaya çıktığımızda. Anahtarı ona vermiştik – “çiçekleri sulasın” diye. Şimdi düşünüyorum da, en büyük hatayı ben yaptım.
Kapıdan çıkar çıkmaz, o bizim evdeydi. Sadece çiçek sulamıyor, genel bir “denetim” yapıyordu. Hiç tereddüt etmeden özel hayatımıza dalıyordu. Eve döndüğümde kendi evimi tanıyamıyordum. Çarşaflar çorap çekmecesinde duruyordu. Eşyaların yarısı yerde, üzerinde “atılacak” notuyla. Geri kalanı çamaşır makinesindeydi. Oysa evimde asla kirli eşya birikmezdi!
Mutfak da karmakarışıktı. Tabaklar yeniden dizilmişti. Bardakların olduğu yerde tencere, tuzun olduğu yerde şeker duruyordu. Bir hafta boyunca eşya ararken kendi kendime söylenip durdum. En acısı da oyuncaklardı. Kaynannem onlarda da “düzen” sağlaması gerektiğine karar vermişti. Hepsini yere döküp yarısını atmıştı – “eskimiş, tozlu, oynanmaz” diye. Oğlumun her akşam o peluş tavşanla oynadığı umurunda değildi. O kararını vermişti, olay kapanmıştı.
Çiçeklerim, sulanması için emanet ettiğim o çiçekler, suya boğulmuştu. Tropikal bitkilerimin yarısı kurumuş, yaprakları yolunmuştu. “Hasta yaprakları temizledim,” diyordu. Peki neden tüm yapraklar çöpteydi?
Ayrı bir konu da makyaj malzemelerimdi. Sadece dokunmuyor, kullanıyordu! Parfümlerimi, kremlerimi, ojelerimi, hatta tırnak törpümü bile çantasına atmıştı. Sanki ortakmış gibi. Ne de olsa evdeydi, kıskanmanın alemi yoktu. İkişerden almaya başladım, yoksa hiçbir şey kalmıyordu.
Konuşmayı denedim. Nazikçe rica ettim: “Eşyaları karıştırmayın lütfen. Çiçekleri sulayın, hepsi bu.” Ama cevap ya sessizlikti ya da “Ben iyilik için yapıyorum” gibi bir laf. Her seferinde aynı şey. Sanki kendi evimde bir misafirmişim gibi.
Emre’yle konuştum. Ağladım, yalvardım, anlattım. Ama o hep annesinin tarafını tuttu. “Annemin kalbi hassas. Üzülmemeli. Sabret, o iyi niyetle yapıyor.” Ama kimse benim sabrımı düşünmüyordu. Beni mızmız buluyordu. Ona göre annesi sadece yardım etmek istiyordu.
Artık ne yapacağımı bilmiyorum. İçimde kaynıyor. Bağırmayı beceremiyorum, terbiyem izin vermez. Kabalaşmak da istemiyorum. Ama daha fazla içime atacak gücüm kalmadı. Bir gün patlayacağımdan korkuyorum. Dayanamayacağım. O zaman sonuçlar ailemiz ve ilişkilerimiz için çok daha ağır olacak.
Yoruldum. Titreyene kadar. Bu “altın kalpli kaynana” değil, kontrol manya-ğı, müdahaleci, saygısız bir kadın. Ve ona “çekil git” diyemiyorum, çünkü Emre anlamayacak. Çünkü çok yakın, çünkü “kolaylık olur” diye.
Ama artık bana kolaylık değil. Eve dönmek korkutuyor beni. Çünkü her seferinde ne bulacağımı ya da ne kaybedeceğimi bilmiyorum.
Ne yapmalıyım? Sabretmeye devam mı? Yoksa tüm itirazlara rağmen, “Yeter artık!” deyip kendi özel alanımı geri mi almalıyım?…




