Biliyordum ki çocuk sahibi olamayacağını… ve sessiz kaldı. Ben isim, mücadele ettim, inandım ve kendimi kaybettim.
Bu hikâye, benim derin, yakıcı ve dinmeyen acımdır. On yıl boyunca birlikte yaşadık. Tam on yıl, geleceğimi, dayanağımı, çocuklarımın babasını sandığım bir adamın yanındaydım. Oysa o, tüm bu zamanl boyunca yalan söylüyordu. Biliyordu ki baba olamazdı. Ve sessiz kaldı. Ben yıllarca hastaneler, doktorlar, iğneler, umut ve gözyaşları arasında çırpındım. O ise sadece izledi. Ve her şey yolundaymış gibi yaptı.
Roman’la tanışmamız gençliğimize uzanıyordu—Polonya’daki aynı lisede okumuştuk. Sonra yıllar sonra karşılaştık, aşık olduk, birlikte yaşamaya başladık. Benim ev ve iki çocuk hayalim olduğunu çok iyi biliyordu. İlk haftadan beri bunu konuşuyordum. Başını sallıyor, gülümsüyor, onun da bunu hayal ettiğini söylüyordu. Ben ise, saf gibi, inanıyordum. Kendi yarimi bulduğuma inanıyordum.
Düğünümüzü yaptık—mütevazı, fakat yürekten. Hayalimiz olan bir ev almak için çabaladık. Bir yıl boyunca dinlenmeden, tatilsiz, izinsiz çalıştık. Sonunda İstanbul’un bir banliyösünde ufak bir ev aldık. Eskiydi, eğlence bir çiti ve bakımsız bir bahçesi vardı. Ama hevesle doluyduk: her şeyi yenileyecek, bir bahçe kuracak, sıcacık bir yuva yapacaktık.
O zaman dedim ki, çocukları beklemek istemediğimi. Eğer tadilat bitene, pencereler takılana, bahçe yolları döşenene kadar beklerdik, belki de zamanımız geçebilirdi. Roman tereddüt etti, “Sen doğum iznine çıkınca zorlanırsın, tek başıma altından kalkamam,” dedi. Ama ben diretince kabul etti. Belki de gerçeği asla söylemeyeceğini bildiği içindi.
Birinci yıl—hiçbir şey. İkinci yıl—yine hiçbir şey. Doktorların peşine düştüm. Tahliller, tetkikler, tedaviler. “Her şey yolunda,” diyorlardı. Hormonları biraz düzeltirsek hamile kalabilirdim. Saatlerine göre yaşıyordum: ne zaman yemek yiyeceğim, ilaç alacağım, ne zaman yumurtlama dönemim var. Sonuç ise hep aynıydı—boşluk. Her gecikmeyi bir mucize gibi bekliyor, her seferinde ağlıyordum.
Roman’ı muayeneye gitmesi için yalvardığımda, “Benim bir şeyim yok, erkeklerde öyle sorun olmaz,” diyordu. Sonunda gitti—tek başına. Bana getirdiği rapor “Sağlıklı” yazıyordu. İnandım. Başka ne yapabilirdim ki?
Denedik. En iyi doktorları araştırdım. Tüp bebeği konuştuk. Bu sefer o diretti: “Bu doğal değil. İstemiyorum. Evlat edinelim.” Ama ben kendi çocuğumu istiyordum. Benden bir parça, kanımdan, yüreğimden olsun istiyordum. Hep kaçtı, ben ise savaştım.
Sonra, dokuz yılın sonunda, evimiz hazırdı, her şey tamamdı—sadece çocuk eksikti, İzmir’de yeni bir klinik buldum. İkimiz için de randevu aldım. Tüm testleri yeniden yaptırmamız gerektiğini biliyordum. Israr ettim. O direndi. Arabada, yolda, kavga ettik. Bağırdım, dürüst olmasını, neyin yanlış olduğunu söylemesini istedim. Sessiz kaldı.
Nihayet doktorun odasında, artık dayanamayıp ağlamaya başladığımda, derin bir nefes alıp itiraf etti:
“Çocuk sahibi olamıyorum. Başından beri biliyordum.”
Dünya başıma yıkıldı. İnanamadım. Çığlık attım. Onun gözlerine baktım ve anlamadım—nasıl yapabilmişti? Nasıl her ay umutla bekleyişimi, tedavilerimi, gözyaşlarımı seyredip sessiz kalabilmişti? Bir ay değil, yıllar boyunca.
Bu bir ihanetti. Aldatmak bile bu kadar acıtmazdı. Sadece beni kandırmamıştı—bana yıllarımı çalmıştı. En değerli, en verimli yıllarımı. Affetmedim. Ve etmeyeceğim. Ertesi gün eşyalarımı toplayıp gittim. Boşanma davası açtım.
Arıyor, mesaj atıyor, kız kardeşime geliyor. “Konuşalım” diyor. Ama onu görmek bile istemiyorum. Baştan doğruyu söyleseydi, birlikte çözebilirdik. Hemen. Ama o yalanı seçti. Soğuk, uzun, on yıla yayılmış bir yalan. Bu hikâyeden başka biri olarak çıktım. Ve şimdi biliyorum ki, içini kemiren tatlı bir yalandansa, en acı hakikat daha iyidir.




