Elbette gelin… ama otele yerleşirsiniz. Kocamın sessizliğe ihtiyacı var.”: Annemin bir erkek yüzünden bizi evine almama hikâyesi
Annem dışarıdan hep şefkatli, yumuşak başlı, güleryüzlü bir kadın gibi göründü. Ama ben, onun kızı, yabancılara asla göstermediği o tarafını bilirdim. Dışarıdan sevecen görünen o maskenin altında, sadece “bir erkeğin yanında olma” değil, ne pahasına olursa olsun “evli biri olma” takıntısı vardı. Ve bu takıntının bedelini, kızı ve torunuyla olan ilişkisini feda ederek ödedi.
Biyolojik babam ben dört yaşındayken bizi terk edip başka bir kadına gittiğinde, annem bunu asla kabullenemedi. Yalvardı, küçük düşürdü kendini, telefonlarda ağladı, kapının önünde bekledi. Tek başına bir çocuk büyütmekten korktuğunu, dayanamayacağını söylüyordu. Ama babam geri dönmedi. Gitti, bitti. Anneannem ise annemi o utanç verici sahnelerden çekiştire çekiştire eve getirirdi. Damadı için değil, kendi kızı için utanıyordu. Annem bir süre sonra sakinleşmiş gibi göründü, ama içinde bir sayaç başlatmıştı: ne olursa olsun evlenmeliydi.
Ve öyle de yaptı. Her önüne çıkana tutundu, son şansıymış gibi. Aldatmalar, içki krizleri, şiddet, hatta benim önümde yaşadığı aşağılanmalar… Hepsi affedildi, hepsi katlanıldı. Çocukken sık sık banyoda ağladığını duyardım, morluklarını kapatıp “düştüm” dediğini görürdüm. Sonra saçını boyar, yeni bir elbise alır, on kilo verirdi. Hepsi “o gitmesin” diye.
Ben isyan ettim, bağırdım, onun her erkeğiyle kavga ettim. Beni susturmaya çalışır, başımı okşar, “Bir gün büyüyünce anlarsın, yalnız olmak nasıl bir şey” derdi. Ama ben anlıyordum. Her şeyi görüyordum. Bu yüzden liseden sonra okumak için İstanbul’a gittim ve mümkün olduğunca eve dönmemeye çalıştım.
Sonra anneannem vefat etti ve bana kendi evini bıraktı. Onu satıp annemden ve onun sürekli değişen “aşklarından” uzakta bir ev aldım. İş buldum, sakin bir hayat kurdum. Evlendim, ama annem düğüme gelmedi. Sebebi basitti:
“Kocamı yalnız bırakamam, kaygılı biri, seyahatlerden hiç hoşlanmaz…”
İçimden derin bir nefes aldım. Zaten onu çağırmamıştım, çünkü kendi düğümde, adımı bile bilmeyen son “kavalyesiyle” oturup kalkmak istemiyordum.
Üç yıl boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Nadiren telefonlaşmalar oldu. Kızım doğduğunda çok sevindi, torununu görmek istedi. Sık sık aramaya, bizi çağırmaya başladı.
Beş yıl geçti. Kızım büyüdü. “Belki bir görüşmek lazım” diye düşündüm. En azından torununa baksın, bir bağ olsun. Eşimle biletleri aldık, hazırlandık, annemi aradım: “Anne, yakında geliyoruz.” Çok mutlu oldu, her şeyi hazırlayacağını söyledi.
Ama gelişimize iki gün kala tuhaflıklar başladı.
“Biliyor musun, tam da eve boya yaptırdık… Hem zaten ev biraz dar olabilir sizin için. Kocam yaşlandı, sessizliği seviyor, çocuk gürültüsüne alışık değil. Belki bir otel daha iyi olur? İyi bir yer öneririm…”
Sessiz kaldım. Sonra sordum:
“Ciddi misin?”
“Şey… ortamımız nasıl biliyorsun. Stres yapıyor. Kavga istemiyorum. Böylesi herkes için daha iyi.”
Kafamda bir yangın çıktı. Her şeyden sonra. Düğüme gelmediğinden, yıllarca suskun kaldığından, benim bu adımı attığımdan sonra… Bize otel öneriyor, çünkü kocasının sessizliğe ihtiyacı var mı? Kızım zaten gürültücü bile değil! Ama olsaydı bile, bu onun torunu! Telefonu kapadım ve eşime döndüm:
“Gitmiyoruz.”
Annem gücendi. “Nankörsün” dedi, “benim durumumu anlamıyorsun.” Ama bu yolculuğun bir anlamı yoktu. Gidip, kendi annemin evinin yanındaki bir otelde kalamazdım. Demek ki ona göre, hiç tanımadığı bir adam, kendi ailesinden daha kıymetliydi.
Yıllar geçti. Annem hâlâ aynı adamla. Ya da belki yeni biriyle—takip etmiyorum. Aramalarımız iyice seyreldi. Kızımın artık babasının annesi var; börek yapan, masal okuyan, onu kapıdan çevirmeyen bir büyükanne. Benim annem ise kendi dünyasında yaşıyor: erkeği birinci, ailesi ikinci planda.
Eğer böylesi ona uyuyorsa, kendi sessizliğinde mutlu olsun. Ama sonra torunu neden okul gösterilerine çağırmıyor, neden Anneler Günü’nde kart göndermiyor, diye sormasın. Çünkü sessizlik bir seçimdir. Ve her seçimin bir bedeli vardır.




