Bugün de aynı hislerle uyandım. Kocam iş ve annesi arasında kaybolmuş, bense yalnızlıkta boğuluyorum…
Resmiyette evliyim, bir çocuğum var, bir evim var ama kocam… yanımda değil. Ya gece yarısına kadar işte, ya da annesinin evinde. En acısı da bunun bir sorun olduğunu görmemesi. Ne bir anlayış, ne bir merhamet. Ona göre her şey normal: çalışıyor, annesine yardım ediyor, eve de sanki bir pansiyon gibi uyumaya geliyor.
Arkadaşlarım, “Bekle, doğum izninden çıkınca düzelir,” diyor. Ama biliyorum ki mesele doğum izni değil. Artık gözlerimi kapamayı bıraktım. Gerçeği görüyorum. Eskiden onu savunurdum, “Yoruluyor, işi zor,” derdim ama şimdi… şimdi ailemin yavaş yavaş çöküşünü izliyorum.
İzmir’de, sıradan iki odalı bir evde yaşıyoruz. Şu an doğum iznindeyim, küçük oğlumla. Kocam Emre, büyük bir lojistik şirketinde çalışıyor—geçenlerde terfi aldı. O günden beri evden silindi. Gece yarısı eve geliyor, sabah erkenden çıkıyor. İş yoksa, “ikinci adresi” annesinin evi.
Aylin Hanım, kayınvalidem, doğumdan sonra onu sürekli kendine çekiyor: priz bozuk, musluk akıyor, kapı kapanmıyor. Tek seferlik olsa neyse, ama bu bir rutin oldu. Birkaç ay önce de birden evi yenilemeye karar verdi. Tam da oğlu yeni görevinde, işlerle boğuşurken. Tabii ki masrafları Emre karşılıyor. Biz? Maaşımızın artakalanıyla geçiniyoruz. Çocuk parası ise gülünç, bebek bezi için bile yetmiyor.
Emre’nin izin zamanında, “Şimdi yapsak?” dedim. Ama annesi, “Böyle iyi, değişmesin,” dedi. Şimdiyse acil! Duvar kağıtları dökülüyor, tavan eğri! Hafta sonları Emre artık orada. Hep aynı cümle: “Kısa bir uğrayıp geleceğim.” Gece yarısından önce döndüğü yok. Artık kimin hayatında daha önemliyim bilmiyorum—ben mi, yoksa annesi mi?
Torununu da sadece Emre üzerinden soruyor. Bana hiç “Yoruldun mu?”, “Yardım edeyim mi?” demedi. Bebekle bir saat bile ilgilenmedi. Ama emirler yağdırıyor: “Emrecim, gelip dolabı düzelt, sonra fayansları kontrol et.”
Yoruldum. Yanında bir kocam varken yalnız yaşamaktan yoruldum. Çocuğumun babasına uzattığı ellerini boşlukta görmekten yoruldum. Eve gelince ayakkabılarını çıkarmadan duşa giriyor, sessizce yemeğini yiyor, yatağa uzanıyor. Konuşmaya çalıştım, “Aile olmamız lazım, annenin onayını kovalamaktan vazgeç,” dedim. O ise savuşturuyor:
“Başka kadınların peşinde değilim, eve para bırakıyorum, daha ne istiyorsun? İşi mi bırakayım?”
Evet, para getiriyor. Ama parayı ben de kazanabilirim. Oysa çocuğuma babasını ben veremem, eğer o sürekli anneannesinin işlerindeyse. Bana bir bankamatik değil, bir eş lazım. Bir dost. Çocuğunun babası…
Şimdilik bu evdeyim, oyuncaklarla, bezlerle, bitmeyen yorgunlukla. Kenara atılmış gibi hissediyorum. Unutulmuş. Yalnız. Parmağımda bir alyans var ama…




