Annemi yanıma aldım ama bir ay sonra köyüne geri götürdüm – ve şimdi herkes beni canavar sanıyor.
Annemi köyden şehre taşımaya karar verdiğimde, bunun tek doğru hareket olduğunu düşünüyordum. Artık genç değildi, tek başına yaşıyordu; soba sürekli arıza yapıyor, kuyudaki su kışın donuyor, komşular ise ya ölmüş ya da kendisi gibi ihtiyarlamıştı. Yanımda, gözümün önünde, sıcak bir evde, rahat etmeliydi. Ama bir ay sonra arabaya atlayıp onu o bildik köy evine geri götürdüm. Şimdiyse tanıdıklarımın, hatta bazı akrabalarımın bir numaralı düşmanı oldum sanki.
“Nasıl böyle bir şey yaparsın?” diyorlardı.
“O senin annen! Bir köpek değil ki, alıp geri götüresin!”
“Senin çocukların da sana böyle yapsa ne hissederdin? Hak ettiğini bulacaksın!”
Her şeyi duydum. Nasihatleri, sitemleri, kinayeli sözleri. Kimisi yüzüme, kimisi arkamdan, ama hepsi kulağıma kadar geldi. Kaderin tecellisi diyorlardı. “Düzelt şu hatanı, daha vakit varken.”
Oysa hiçbiri benim yerimde değildi. Hiçbiri annemle gün boyu aynı evi paylaşmadı. Hiçbiri, enerjik, güler yüzlü bir kadının birkaç günde nasıl ağlayan, suçlayan, saatlerce suskun kalan ve yemek yemeyi reddeden bir yabancıya dönüştüğünü görmedi. Sadece ben.
Başta katlanılır gibiydi. Ona ayrı bir oda hazırladım, yeni terlikler, pijamalar aldım, sevdiği fotoğrafları astım, hatta köyden birkaç saksı çiçeğini bile getirdim. Rahat etsin istedim. Ama minnet yerine soğukluk gördüm. Sanki onu yabancı bir eve getirmiştim, sanki ben kızı değil de bir gardiyandım. Yemeğini götürdüm, banyoya çağırdım – halbuki köyde kendi işlerini gayet iyi yapardı. Ama şehirde bir şeyler kırılmış gibiydi.
Birkaç gün sonra, evimi kendine göre düzenlemeye başladı. Tencere tabaklarımı, baharatlarımı yerleştirdi. Banyodaki her şeyi, makyaj malzemelerime kadar yeniden dizdi. Karışmadım. “Alışma süreci,” dedim kendime. Sonra ağlamalar başladı. Her akşam. Önce sessiz, sonra çığlıklı. Koltuğa oturup hep aynı şeyi tekrarlıyordu:
“Burada bir hiçim… Burada benim sözüm geçmiyor… Böyle yaşamak istemiyorum…”
Kendimi bir cellat gibi hissettim. Oysa sadece yardım etmek istemiştim.
“Kendi evimde, köyde ölmek istiyorum. Her köşesini bildiğim yerde. Duvarların beni tanıdığı yerde…”
Kalmaya ikna etmeye çalıştım. Yalnız kalınca zorlanacağını, torununun yanında olduğunu, her zaman yardım edeceğimizi söyledim. Ama nafile. Her gün biraz daha kötüleşti. Ve anladım ki, eğer onu geri götürmezsem, onu tamamen kaybedeceğim. Ya hasretten deliye dönecek, ya da öyle bir kırılacak ki bir daha asla eski haline dönemeyecek.
Eşyalarını topladım, arabaya yükledim ve köy yolunu tuttum. Yol boyunca tek kelime etmedi. Sadece köyün girişindeki o tanıdık virajı görünce mırıldandı:
“Sağ ol.”
Şimdi annem neredeyse her gün arıyor. Neşeli. Huzurlu. Yine salatalık ektiğini, sevdiği reçeli kaynattığını anlatıyor. Komşu köyden bir nine gelip çay içiyor artık. Mutlu olduğunu duyabiliyorum. Evet, yalnız. Ama mutlu.
Peki ya ben? Ben “insafsız evlat” damgasını yedim. Ama biliyor musunuz? Pişman değilim. Çünkü bazen sevgi, tutmak değil, bırakmaktır. İnsanı kendi rahat alanına zorla çekmek değil, onun huzur bulduğu yerde olmasına izin vermektir. Ve her yaşlı anne-baba çocuklarıyla yaşamak istemez. Özellikle de kendi evleri, kendi geçmişleri, duvarlarına sinmiş anıları varsa.
Eğer annem kendi evinde huzur bulduysa, doğru olanı yaptım demektir. İsterse benim için ne düşünürlerse düşünsünler. Önemli olan, onun yeniden gülümsüyor olması.




