Tekerleklerin düzenli sesi ve pencereden geçen ağaçlar uyutucu bir etki yaratıyordu. Efe, alnını cama dayayarak uykuya dalmış, altı yaşındaki kızı için hediye olan büyük pembe bir bebek kutusunu sıkıca tutuyordu. Bir saatten biraz fazla bir yolculuğu kalmıştı: iş seyahati bitmek üzereydi ve ailesine kavuşmayı dört gözle bekliyordu.
Rüyası şaşırtıcı derecede canlıydı: evi, sevgili eşi Ayşe, küçük güneşi Defne. Hatta nefret ettiği sokak köpeği Pati bile rüyasına girmişti. Küçük, işe yaramaz, ürkek bir köpekti. Ama Defne onu yavruyken sokaktan getirmiş, o da kızının gözlerine bakarak pes etmişti.
Tren sarsıldı ve aniden durdu. Efe gözlerini açtı. Karşısında tanımadığı bir kadın oturuyordu.
“İyi günler. Tanışıyor muyuz?” diye sordu, şaşkınlıkla.
“Hayır, özür dilerim. Sadece ciddi görünüşlü bir adamın dizinde bebek kutusu taşıması çok etkileyici geldi.”
“Kızım için. Her seyahatten bir şeyler getirmeye çalışıyorum. Onu çok özledim.”
“Aileniz çok şanslı…”
“Asıl şanslı olan benim,” diye gülümseyerek cevapladı.
Şehrin kenarına doğru yürürken, beş katlı apartmanların arasından geçip evine yaklaştı. Bahçe kapısını gördü—açıktı. Belki de Ayşe ve Defne onu karşılamaya çıkmışlardı. Ancak evde onu solgun ve korkmuş bir eş bekliyordu.
“Efe! Defne kayboldu!”
Bu sözler bıçak gibi kesmişti. Yüzündeki gülümseme silinmişti. Çantayı çitin yanına koydu. Bebek hâlâ elindeydi.
Ayşe dehşetten nefes nefese kalmıştı. Defne’nin Pati ile kum havuzunda oynadığını duyduğunu anlattı. Sonra mutfağa gittiğini, geri döndüğünde her yerin sessiz olduğunu söyledi. Defne’yi her yerde aramış, bahçeyi, sokağı, evi kontrol etmişti. Hiçbir iz yoktu.
“Kapı kapalı mıydı?”
“Defne açmış olabilir… Ama dışarı çıkmaması gerektiğini biliyor…”
Hemen aramaya başladılar. Mahalleyi taradılar. Defne’nin ismini bağırdılar. Komşulara sordular. Bir saat sonra durumun ciddiyetini anladılar. Polis. Arama ekipleri.
Kum havuzunun yanında sadece bir küçük kova ve ayak izleri vardı. Pati de ortadan kaybolmuştu.
“Belki de kızınızla birlikte,” diye düşünceli bir şekilde dedi polis memuru.
Efe emindi: Defne yaşıyordu. Ormana gidecek, onu bulacaktı. Nasıl olursa olsun. Gece soğuğuna rağmen tişörtüyle yürüdü. “Defne üşüyorsa, ben de ısınmayayım,” diye tekrarlıyordu.
Elinde fenerle, gönüllüler eşliğinde ormanı taradılar. Ara sıra durup bağırıyorlardı. Cevap yoktu. Efe, bir gün Defne’yi anaokulundan alırken, “Baba, şu köpeği alabilir miyim?” dediğini ve titreyen küçük bir yumağı işaret ettiğini hatırladı.
Pati onun en sadık dostu olmuştu. Hasta olduğunda onu ısıtırdı. Defne yokken üzülürdü. Köpekten fazlasıydı. Neredeyse bir koruyucu melekti.
Sonra karanlıkta bir şey belirdi. Pembe bir şapka. Ardından bir ayakkabı.
“Bu onunki!” diye titreyen bir sesle bağırdı Efe.
Gönüllüler sessiz kaldı. Bakışları her şeyi anlatıyordu. Ama Efe korkuyu bastırdı. “Yaşıyor. O yaşıyor. Onu bulacağım.”
Birkaç saat sonra çığlıklar sessizliği yırttı. Ekip bir kuyu bulmuştu. Aşağıda Defne vardı. Solgun, çizikler içinde ama hayattaydı.
“Baba… Susadım,” diye fısıldadı babasının kollarına alındığında.
“Şimdi, tatlım. Her şey yolunda.”
Ancak yukarı çıktıklarında Defne biraz doğruldu:
“Pati orada… Kendi başına çıkamadı…”
Köpek bulundu. Yaralıydı, bacağı kırılmıştı. Ama insanların onu ve Defne’yi fark etmesi için sürünmüştü.
Sabah veteriner Pati’ye baktı:
“Uyutalım mı?”
“Hayır. Tedavi edeceğiz. O benim kızımı kurtardı.”
İki hafta sonra Defne yine bahçede koşuyordu. Yanında Pati, biraz topallayarak, mutlu bir şekilde havlıyordu. Bu küçük tüylü köpeğin her adımında, kelimelerden daha fazla sadakat ve sevgi vardı.
Sadece işe yarar değildi. Bir kahraman olmuştu. Gerçek bir kahraman.
Hayat bize en beklenmedik anlarda, en küçük şeylerin bile büyük bir değer taşıyabileceğini öğretir.




