Olga, çocukluğundan beri büyükannesi ve annesinden aynı cümleyi duyardı: “Bizim ailede kadınların aşk hayatı hep mutsuz biter.” Büyükannesi yirmi iki yaşında dul kalmış, dedesi fabrikada hayatını kaybetmiş, annesi ise Olga henüz üç yaşındayken tek başına kalmıştı. Aile lafına pek inanmasa da, içten içe bir gün onun da aşkının acıyla biteceksin diye bekliyordu. Oysa o sıcak bir yuva, sevgi dolu bir eş ve çocuklar hayal ederdi.
Gelecekteki eşi İbrahim’le, çalıştığı fabrikada tanıştı. Farklı bölümlerde çalışsalar da aynı yemekhaneye giderlerdi. İşte böyle başladı her şey. Kısa sürede evlenme teklifi, nikâh derken İbrahim, büyükannesinden kalan iki odalı eve taşındı. Annesi çoktan vefat etmişti. Önce her şey yolundaydı: biri ardına iki oğlu oldu. Olga tüm gününü ev işlerine, çocuklara harcadı. İbrahim çalışıyor, eve para getiriyordu ama giderek daha az uğruyor, konuşmaları iyice seyreliyordu.
Bir gün işten geç gelmeye, evde yorgun görünmeye başladı. Gömleğindeki yabancı parfüm kokusunu fark ettiğinde her şeyi anladı. Sormaya cesaret edemedi—iki çocukla tek başına kalmaktan korkuyordu. Ama bir gün dayanamadı:
“Çocukları düşün, lütfen. Yalvarırım.”
Cevap vermedi. Sadece buz gibi bir bakış. Ne açıklama, ne kavga. Ertesi sabah kahvaltısını önüne koydu, dokunmadı bile.
“Bildiğin tek şey hizmetçilik yapmak,” diyerek tiksintiyle çıkıştı.
Bir hafta sonra gitti. Çantasını topladı, kapıyı çekip çıktı.
“Bizi bırakma, yalvarırım!” diye ağladı koridorda. “Çocuklar babasız kalamaz!”
“Sen zavallı bir hizmetçisin,” dedi tekrar giderken. Bunu çocukları da duydu. İki oğlu kanepeye sarılmış, neyi yanlış yaptıklarını, babalarının neden gittiğini anlamaya çalışıyordu.
Olga kendini bırakmadı. Onlar için yaşadı. Temizlikçi olarak çalıştı, merdivenleri sildi, çamaşırları elde yıkadı, çocuklara okumayı öğretti. Oğlanlar da hızla büyüyüp yardım ettiler. Kendini, kadınlığını, hayallerini unuttu. Ama kader, her zaman olduğu gibi, sürpriz yapmayı severdi.
Bir gün markette çay paketi elinden düştü. Yabancı bir adam eğilip aldı, gülümseyerek:
“Taşımana yardım edeyim mi?”
“Gümüş etme,” dedi mekanik bir şekilde.
“Yine de yardım edeceğim,” diyerek çantaları aldı.
Adı Ahmet’ti. Sonra her gün o markete gitti, onu eve kadar geçirdi, bir gün apartmanı temizlerken karşılaştılar. Çocuklar ilk başta çekindiler ama o sabırlı, sevecen biri çıktı. İlk akşam yemeğine pasta ve beyaz güllerle geldi. Büyük oğlu şakayla, “Basketbolcu musun sen?” diye sorunca güldü:
“Eskiden oynardım, çok oldu.”
Sonra itiraf etti:
“Kaza geçirdim. Yavaş konuşuyorum, hareketlerim eskisi gibi değil. Eşim terk etti. Sen de beni istemeyeceksin diye korkuyorum.”
“Çocuklar mutluysa, kal,” dedi sadece Olga.
Ahmet ona evlenme teklif etti. Çocuklarla konuşmak istedi.
“Belki onlar için gerçek bir baba olabilirim.”
Akşam oğullarına anlattı. İkisi de sarıldı ona.
“Babamız gitti ve bizi unuttu,” dedi küçük olan. “Bizim için gerçek bir baba olsa çok güzel olurdu.”
Böylece Ahmet ailenin bir parçası oldu. Çocuklarla top oynadı, ödevlerine yardım etti, tamir işlerini halletti, şakalaştı, hep destekledi. Arkadaşları eve gelmeye başladı. Ev yeniden hayat doldu. Yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Barış bir kıza âşık oldu, Ahmet’ten tavsiye istedi. Tam o sırada kapı çaldı.
Eşikte İbrahim duruyordu.
“Aptalın tekiydim. Beni affet, her şeyi düzeltiriz…”
“Defol git,” dedi Barış sertçe.
“Babanla böyle mi konuşulur?!” diye bağırdı İbrahim.
“Oğluma böyle konuşamazsın,” dedi Ahmet kararlı bir sesle.
“Sana ihtiyacımız yok,” ekledi küçük oğul. “Bizim bir babamız var.”
Kapıyı kapattı. Bir daha açılmamak üzere.
Olga, etrafındaki üçümüzü—koruyucularını, ailesini, sıfırdan kurduğu bu hayatı—seyretti. Nihayet mutluydu. Sonunda…




