Bugün günlüğüme bir olay yazmak istiyorum. Mutfakta börek yaparken kapı çaldı. Karşımda, her zamanki gibi asık suratıyla kayınvalidem Neriman Hanım duruyordu.
“Çay içmeye gelmedim,” diye soğuk bir ifadeyle içeri girdi, davet beklemeden. “Önemli bir işim var.”
“Ne gibi?” diye sordum, ellerimi havluyla silip zoraki bir gülümseme takındım.
“Ebru ile Serhat evlendikten sonra benimkilerde kalıyor. Ev küçük, üç kişi sıkış tepiş. Senin büyükannenin boş duran evi var orada. Gençleri oraya yerleştir.”
“Hayır. Yaşananlardan sonra kesinlikle hayır,” diyerek karşılarına dikildim, kollarımı bağladım.
“Ben ne yaptım ki?” diye saf saf sordu kayınvalidem, gerçekten anlamamış gibi.
Bir ay önceki olayı hâlâ unutamıyorum. Baldızım Ebru’nun düğünü yaklaşırken, ona ne hediye alacağımı düşünüyordum. Aramız iyiydi, neredeyse arkadaş gibiydik. Hatta benden elli bin lira borç almıştı düğün masrafları için.
“Ya bizi hiç çağırmazlarsa?” diye alaycı bir şekilde söylemişti eşim Murat.
“Saçmalama, sen onun abisisin, nasıl çağırmazlar?” diye umutla karşılık vermiştim.
En güzel elbisemi ve ayakkabılarımı dolaptan çıkarmış, bekliyordum. Ama düğün yaklaştıkça davet gelmedi. Ne Ebru’dan, ne Neriman Hanım’dan. Düğünden üç gün önce anladım ki, bizi yok saymışlar.
Gözyaşları yanaklarımdan süzülürken elbisemi tekrar dolaba koydum. Murat her zamanki gibi sakindi. “Hafta sonu biraz daha uyurum,” dedi sadece.
Düğünden iki gün sonra kayınvalidem aradı. Gelip konuşmak istediğini söyledi. Doğrudan sordum:
“Bizi neden çağırmadınız?”
“Şey… gençlerin arasına katmak istemedik. Siz otuzunu geçtiniz,” diye mırıldandı Neriman Hanım.
Neredeyse inanacaktım. Ta ki markette kayınvalidemin kız kardeşine rastlayana kadar. Bana düğünde kimlerin olduğunu anlattı: yaşlılar, uzak akrabalar… Yaşla ilgili bir bahis bile yoktu.
“Peki siz neredeydiniz?” diye şaşkınlıkla sordu.
Utanç içinde kaldım. Bizi yakın sayması gerekenler için utanç duydum.
Eve gelip Murat’a anlattım. Annesini aramamı önerdi.
“Neriman Hanım, dürüstçe söyleyin: bizi neden çağırmadınız?” diye sertçe sordum. “Yalan söylemeyin. Biraz önce kız kardeşinizle konuştum, düğünde kimlerin olduğunu anlattı.”
“Ebru’yla biz sadece ‘gerekli’ insanları çağırmaya karar verdik,” diye sakince cevap verdi. “Değerli hediye verebilecek ya da gelecekte yardımı dokunacak olanları.”
“Ebru’ya verdiğimiz elli bin lira değerli değil miydi?”
“Sonra geri isteyecektiniz. Hediye olsaydı başka tabii.”
Bu kadını tanıyamadım. Gözlerinde biz hiç miydik?
İki hafta geçti. Neriman Hanım yine çıkageldi. Habersiz. Özürsüz.
“Senin evin boş duruyor, bizimkiler sıkışık,” diye yapmacık bir şefkatle konuştu.
“O ev sizin değil. Boş dursun. Bir zararı yok,” diye kestim.
“Bu ne öfke? Aile değil miyiz?”
“Aile mi? İşinize gelmeyince ak”Aile olmanızı şimdi hatırlıyorsunuz, ama ihtiyaç duymadığınızda bizi yok saydınız.”




