İşten dönüyordum, her zamanki gibi yorgun, akşam yemeği ve yarınki toplantı düşüncelerine dalmış haldeydim ki birden arkamdan bir ses duydum:
“Affedersiniz! Tülin Hanım?”
Arkamı döndüm. Karşımda altı yaşlarında bir çocukla genç bir kadın duruyordu. Sesindeki tereddüde rağmen bakışları kararlıydı.
“Benim adım Meryem,” dedi. “Bu da torununuz, Alper. Altı yaşında.”
Önce saçma bir şaka sandım. Ne onu ne de çocuğu tanıyordum. Kafamın içi şaşkınlıktan uğulduyordu.
“Affedersiniz ama… yanılıyor olmalısınız?” diyebildim ancak.
Ama Meryem kararlı bir şekilde devam etti:
“Hayır, yanılmıyorum. Oğlunuz, Alper’in babası. Uzun süre sessiz kaldım ama artık bunu bilme hakkınız olduğuna karar verdim. Sizden bir şey istemiyorum. İşte telefon numaram. Görüşmek isterseniz arayın.”
Tam bir şaşkınlık içinde bırakıp gitti. Sokak ortasında, elinde bir kâğıt parçasıyla öylece kalakalmıştım, yumruklarım sıkılıyordu hemen. Tek oğlum Burak’ı aradım.
“Burak, Meryem isimli biriyle hiç çıktın mı? Senin çocuğun var mı?”
“Anne, ya… Çıktık. Kısa bir süre. Biraz tuhaf davranıyordu, sonra hamile olduğunu anlattı. Ama bilmiyorum, belki de uyduruyordu. Sonra bir anda kayboldu. Onun çocuğu olduğuna emin değilim.”
Oğlumun cevabı içimi kemirdi. Bir yandan, hep ona güvenmiştim. Oğlumu tek başıma büyüttüm, iki işte çalıştım, her şeyden kısıp onu okuttum. Şimdi iyi bir işi, saygın bir konumu vardı ama bir türlü ruhen evlenmeye hazır hissetmediğini söylerdi. Torun özlemiyle yanıp tutuşan bir anne olarak sık sık “Evlen, torun istiyorum!” diye takılırdım ona. Ve şimdi işte—allahaşkına, torun kendiliğinden çıkageldi, hem de nerden!
Bir gün sonra yine de Meryem’i aradım. Şaşırmadı.
“Alper altı yaşında. Nisan doğumlu. Ve hayır, hiç test yaptırmayacağım. Babasının kim olduğunu biliyorum. Hamileyken ayrıldık. Daha önce gelmedim çünkü tek başıma idare ettim. Ailem destek oldu. İyi durumdayız. Sadece Alper için geldim—büyükannesini tanıma hakkı var. Siz de isterseniz hayatının bir parçası olabilirsiniz. İstemezseniz de anlarım.”
Telefonu kapattım, uzun süre sessizce oturdum. Bir yandan oğlumun dediklerini görmezden gelemezdim. Diğer yandan, Alper’in gözlerinde bir şey sezmiştim—tanıdık, tarifsiz bir şey. Gülüşü. Bakışı. Hareketleri. Yoksa sadece torun sahibi olma arzum mu gösteriyordu bunları?
O akşam uzun süre pencereden dışarı bakarken, Burak’ın anaokuluna koşturduğum günleri, aynı tabaktan pilav yediğimiz zamanları, okula başladığı ilk günü hatırladım. Gerçekten bir kadını çocuğuyla bırakacak biri miydi yoksa bu çocuk onun değil miydi?
Ama öyle bile olsa, Alper’i düşündükçe için için bir sıcaklık hissediyordum. Ve kendime kızıyordum, şüphe duyduğum için. Ben Burak’ı doğurduğumda kimse bana kanıt falan istememişti. Neden şimdi bu kızdan delil bekliyordum? Neden yüreğimin sesine kulak veremiyordum?
Henüz bir karar vermiş değilim. Tekrar aramadım. Ama her o sokaktan geçtiğimde, gözlerim kalabalıkta birini arıyor. Alper’in torunum olduğuna emin değilim. Ama bu düşünceyi de bırakamıyorum. İçimdeki babaannelik arzusu ölmüyor. Belki de bir gün o numarayı çevireceğim. Sadece tanışmak için bile olsa, bana “büyükanne” diyen o çocuğu görmek için.




