Bugün günlüğüme şunları yazıyorum:
“Bir gün oğluna layık bir kız bulurum!” dedi kayınvalidem. İşte o gün anladım ki, aramız asla düzelmeyecek.
Esra, Emre ile evlendiğinde onun annesiyle bir şekilde anlaşabileceğini düşünüyordu. Evet, zor bir kadındı. Evet, her şeye karışmayı seviyordu. Ama zaman her şeyin ilacıydı. Üstelik Emre ile birbirlerini çok seviyorlardı, ortak hayaller kurmuşlardı, kenetlenmişlerdi, birikim yapıyor, birbirlerine destek oluyorlardı.
Nihayet, evliliklerinin üçüncü yılında bir daire aldılar. Kendi evleriydi bu. Ne ailesinin evi, ne de kiralık. Krediliydi belki, mobilyası yoktu belki, ama onların eviydi. Esra, birlikte banyo fayansı seçeceklerini, Emre’nin hafta sonları mutfağı monte edeceğini, akşamları balkonlarında çay içeceklerini hayal ediyordu. Bu hayaller içini ısıtıyor, ama tadilat tüm enerjisini alıyordu. Kayınvalidesinin aramaları da böylece kesilmişti. Ne telefon, ne ziyaret. Esra, “Demek ki kabullendi, artık karışmıyor,” diye düşündü. Yanılıyordu.
O gün Emre gecikmişti. Hava kararmıştı ama hâlâ gelmemişti. Esra endişelenmeye başladı. Sonunda telefonuna cevap verdi:
“Şimdi geliyorum. Annemin arkadaşının kızını alıyorum, çocuğuyla tek başına kalmış. Annem rica etti, hayır diyemedim.”
Kapıdan girdiğinde, Esra’nın öfkesi taşmaya hazırdı.
“Pardon, sen ne zamandan beri taksi şoförlüğü yapıyorsun? Yoksa annenin emriyle tüm kadınların kurtarıcısı mı oldun?”
Yorgun ama sakin, Emre anlatmaya başladı. Bu kadının bir zamanlar üniversite evrak işlerinde kendisine yardım ettiğini, kocasından yeni ayrıldığını, çocuklu olduğunu, kimsesinin olmadığını… “Annem istedi,” diye ekledi.
Esra yumruklarını sıktı. Başkasının derdi elbette önemsiz değildi, ama tam da yatak odasının duvar kağıtlarını seçmeye söz verdiği akşam değil! Tam da karısının tek başına müteahhit görüşmeleri, inşaat malzemesi peşinde koşuşturmasıyla uğraştığı hafta değil! Yine de sustu. İnandı. “Bir kerelik bir şey,” diye düşündü.
Birkaç gün sonra, kayınvalidesinin çalıştığı kurumda işi olan arkadaşı Ayşe aradı:
“Esra, duyduğumu sakın söyleme ama… Tesadüfen bir konuşmaya şahit oldum. Kayınvaliden, müdüre, arkadaşının ne kadar mükemmel bir kız yetiştirdiğini anlatıyordu. Akıllı, güzel, çocuklu ama son derece kibar… Üstelik Emre zaten onunla görüşüyormuş! Anlıyor musun?”
Esra’nın içi sıkıştı.
“Ayrıca…” dedi Ayşe, sesini alçaltarak. “Kayınvaliden, ‘Bir gün oğluna layık bir kız bulurum!’ diye açık açık söyledi. Müdürün yanında!”
Esra’nın kafasında bir ışık yandı. Her şey aniden netleşti: Neden o kadını “kimse alamamıştı”, neden kocası aniden annesinin isteğiyle “yardımsever” kesilmişti. Her şey planlıydı. Her şey hesaplanmıştı.
O akşam Emre yine evde değildi. Telefonu açtığında, alışılmış cümleler döküldü dudaklarından:
“Yine onu bıraktım… Çocukla zor oluyor…”
Esra telefonu sertçe kapattı. Gözleri dolmuştu ama artık biliyordu: Ağlamak boşunaydı. Onların evliliği artık ikili değil, üçlü bir yürüyüştü. O, Emre ve annesi… Ve annesi, oğlunun eşini “daha uygun” biriyle değiştirmeye karar vermişti: Daha genç, kusursuz, “minnettar ve söz dinleyen” biriyle.
Kayınvalidesi neden oğlunu bu kadar kolay yönlendirebiliyordu? Esra her gece bu soruyu soruyordu kendine. Belki de çünkü onu hep suçlu hissettirmeyi biliyordu. Çünkü çocukluğundan beri “Ben daha iyi bilirim,” diye öğretmişti. Emre de dinlemeye alışmıştı. Ve hâlâ dinliyordu.
Esra uzun süre sessizce oturdu. Aklında tek bir dönüyordu: “Peki ben bunun neresindeyim? Saygı nerede? Sınırlar nerede? En ufak bir anlayış, ‘Ben onun karısıyım, geçici biri değil,’ demek nerede?”
Biliyordu ki önünde zorlu konuşmalar vardı. Belki birden fazla. Ve belki de hayatını değiştirecek kararlar alması gerekecekti. Ama şunu kesinlikle anlamıştı: Eğer şimdi bir nokta koymazsa, bu üç nokta sonsuza dek sürecekti. Ve o noktaları koyan asla o olmayacaktı.
Bugün öğrendim ki, bazı savaşlar sessizce kaybedilir… Ama kaybettiğini fark etmek, aslında kazanmaktır.




