“Hiçbir şey, oğluma düzgün bir kız bulmaya henüz vaktim var!” diye buyurdu kaynana. O gün anladım ki aramızda hiçbir zaman gerçekten iyi şeyler olmayacak.
Defne, Efe’yle evlendiğinde, zamanla annesiyle anlaşacaklarına inanıyordu. Evet, kolay bir kadın değildi. Evet, buyurganlığı severdi. Ama zaman her şeyin ilacıydı. Hele ki Efe’yle birbirlerini çok seviyorlardı, ortak hedefleri vardı, birlikte çalışıp biriktiriyor, birbirlerine destek oluyorlardı.
Nihayet, evlendikten üç yıl sonra bir daire aldılar. Kendi evleri. Ne ailesinin, ne kiracısı oldukları. İpotekli olsa da, eşyasız olsa da, onlara aitti. Defne, banyo karolarını birlikte seçecekleri günleri, Efe’nin hafta sonları mutfağı monte edişini, akşamları kendi balkonlarında çay içeceklerini hayal ediyordu. Bu hayaller ruhunu ısıtırken, tadilat tüm enerjisini alıyordu. Bu yüzden kaynanasının aramaları fark edilmez oldu – çünkü yoktular. Ne telefon, ne ziyaret. Defne düşündü: “İşte, düzeldi. Galiba kabullendi. Artık karışmıyor.” Yanılıyordu.
O gün Efe gecikti. Hava kararmıştı, ama hâlâ gelmemişti. Defne endişelenmeye başladı. Sonunda cevap verdi:
“Şimdi geliyorum. Annemin arkadaşının kızını alacaktım, çocuğuyla kalmış. Annem rica etti, hayır diyemedim.”
Efe kapıdan girdiğinde, Defne’nin öfkesi iyice kabarmıştı.
“Affedersin de, sen ne zamandan beri taksi şoförlüğü yapıyorsun? Yoksa annenin emriyle bütün kadınların kurtarıcısı mı oldun?”
Yorgun ama sakin, Efe açıklamaya başladı. O kadının bir zamanlar üniversitede belgelerini halletmesine yardım ettiğini, kocasından yeni ayrıldığını, çocuğuyla kimsenin yardım edemediğini… Annem rica etti…
Defne yumruklarını sıktı. Elbette, başkasının derdi boş değildi. Ama tam da yatak odasının duvar kağıdını seçmeye söz verdiği akşam değil. Tam da karısının tek başına ustalarla görüşüp inşaat malzemeleri peşinde koştuğu hafta değil. Yine de sustu. İnandı. “Bir kerecik” diye düşündü.
Birkaç gün sonra Sibel aradı – Defne’nin arkadaşı, kaynanasının da çalıştığı kurumda işçiydi.
“Defne, duyduğumu sakın söyleme,” diye fırıldadı. “Ama tesadüfen anlattığını duydum. Kaynanan patrona, arkadaşının ne kadar harika bir kız yetiştirdiğini anlatıyordu. Akıllı, güzel, çocuklu ama hâlâ çok değerli. Hem de Efe’yle zaten görüşüyorlarmış, öyle dedi. Anlıyor musun?”
Defne içine kapandı.
“Bir de…,” diye devam etti Sibel. “Kaynanan açıkça dedi ki, ‘Hiçbir şey, oğluma düzgün bir kız bulmaya henüz vaktim var!’ Başkanın yanında, böyle buyurdu!”
Defne’nin kafasında birileri ışığı yakmış gibi oldu. Birden her şey anlaşıldı: Neden o kadını “kimse alamamıştı”, neden kocası bir anda annesinin isteğiyle “yardımsever” kesilmişti. Hepsi planlıydı. Hepsi hesaplı.
O akşam Efe yine gelmedi. Defne aradığında, her zamanki tonuyla cevap verdi:
“Yine onu bıraktım… Çocukla zorlanıyor…”
Defne sessizce telefonu kapattı. Gözleri doluyordu, ama artık biliyordu ki ağlamak anlamsızdı. Evlilikleri artık iki kişilik değil, üç kişilikti. O, Efe – ve annesi. Ve anne, oğlunun eşini “kriterlerine” uygun olanla – geçmişi olmayan, kusursuz, “memnun ve itaatkâr” biriyle – değiştirme zamanının geldiğine karar vermişti.
Neden kaynana oğlunu bu kadar kolay manipüle edebiliyordu? Defne her gece bu soruya takılıyordu. Belki de, çocukluğundan beri ona suçluluk hissettirmeyi öğrenmişti. “Ben daha iyi bilirim” diye diye. Efe de dinlemeye alışmıştı. Ve hâlâ dinliyordu.
Defne uzun süre sessiz kaldı. Kafasında tek bir şey dönüp duruyordu: “Peki bütün bunların içinde ben neredeyim? Saygı nerede? Sınırlar nerede? En ufak bir anlayış, ‘ben onun karısıyım, geçici bir sevgili değil’ demek nerede?”
Biliyordu ki önünde ciddi bir konuşma vardı. Belki de birkaç tane. Ve belki de, tüm geleceğini belirleyecek bir karar vermesi gerekecekti. Ama bir şeyi kesinlikle anlamıştı – eğer şimdi noktayı koymazsa, bu üç nokta hayatı boyunca sürecekti. Ve onu koyacak olan, kendisi olmayacaktı.




