Uzun zaman önce, bir çocuğun masum sorusu yüreğime işlemişti:
“Anne fayton ne zaman bana bir baba hediye edecek?” diye sormuştu kızım, büyük gözlerinde taşıdığı umutla. Onunla sık sık sihirli oyunlar oynar, resimler çizer, hayalî hikâyeler uydururduk. O gün bir kutudan çıkardığı kâğıtta, küçük bir insanla konuşan bir kız çocuğu resmi vardı. Bir başka resimde ise ağaçların altında koşan, gülen bir çocuk görünüyordu.
“Ben de böyle koşacağım sonra serin sularla ıslanacağım, anne!” diye neşeyle haykırmış ve biraz oynadıktan sonra tatlı bir uykuya dalmıştı.
O günden sonra hayatın ne kadar beklenmedik sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha düşündüm. Ama her şey en başından anlatılmalı.
Yıllar önce, en yakın arkadaşım Sibel’le birlikte eğitim fakültesine başlamıştık. Ayrılmaz bir ikiliydik: dersler, gece yarılarına kadar süren muhabbetler, geleceğe dair hayaller… Okulu bitirince ikimiz de öğretmen olmuştuk. Sibel bir yandan da çocuk kitapları resimliyordu. Elleri altın gibiydi, hayal gücü ise sınırsız. Onun çizimleri yabancı yayıncıların dikkatini çekmiş ve bir gün Almanya’dan bir teklif almıştı. Böylece, tam üç yıllığına oraya yerleşti. Mektuplar, telefonlar, özlem dolu anlar… Aradaki mesafeye rağmen bağlarımız hiç kopmadı.
Sibel memleketine döndüğünde yalnız değildi. Yanında minik bir kız vardı—küçük kızı. Eşinden ise hiç bahsetmedi. Anne babası de çoktan aramızdan ayrılmıştı. Tek başına mücadele ediyor, çocuğunu büyütmeye çalışıyordu. Ben de ona elimden geldiğince destek oluyordum. Elif, gerçek bir güneş gibiydi. Sibel boş vakitlerinde sürekli çizerdi—en çok da kızının büyüme hikâyelerini: okul çağında, genç kızken, yetişkin bir kadınken… Onun bu gelecek tasvirleri beni hep şaşırtırdı.
“Bunun böyle olacağını nereden biliyorsun?” diye sorduğumda,
“Göreceğiz işte,” deyip gülümserdi.
Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Elif henüz iki yaşındayken, Sibel’in kalbi dayanamadı. Almanya’da geçen yılların bedeli ağır olmuştu ve bir sabah uyandığımızda onu kaybettik.
Hemen evlat edinme sürecini başlattım. Tek korkum, kızın başka ellerde kaybolmasıydı. Yetişemezsem diye ödüm kopuyordu. Neyse ki, her şey yolunda gitti. O günden sonra ben, Elif’in annesi oldum. Kendi annesinin şimdi gökyüzünde olduğunu biliyordu. Birlikte Sibel’in çizimlerine bakardık, özellikle de uyumadan önce—bu resimler ona annesinin hâlâ yanında olduğu hissini verirdi.
Elif, akıllı, sevecen ve hayalperest bir çocuk olarak büyüdü. On üç yaşına geldiğinde, bir gün arkadaşlarımla doğum günümü kutlamak için bir lokantaya gitmiştim. Eve döndüğümde kapıda, ağır bir aksanla konuşan uzun boylu bir adam gördüm. Türkçesi pek iyi değildi, ama söyledikleri içimi ürpertmişti.
Elif’in gerçek babasıydı bu. Alman. Anlattığına göre, Sibel onu kız kardeşine karşı kıskanmış ve hamile olduğunu söylemeden, affetmeden – memleketine dönmüştü. Onu aramış ama çok geç kalmıştı. Kızının varlığını öğrenince evlat edinme işlemlerine başlamıştı, ama ben daha hızlı davranmıştım. Bu süreçte Elif’in burada, benim yanımda sevgiyle büyüdüğünden habersizdi.
Elif bu konuşmayı duyunca inanamadı önce. Donup kalmış, adamın yüzünde kendini arıyordu. Sonra bir çay eşliğinde yavaş yavaş gülümsemeye başladı. Adam otele döndü, kızım ise en sevdiği peri bebeğini alıp fısıldadı:
“Teşekkürler peri, artık bir babam var.”
Aylar geçti, her şey yoluna girdi. Elif, babasının yanında Almanya’ya taşındı. Onun başka bir evliliğinden üç çocuğu vardı, ancak Elif, ağabeylik ederek kısa sürede herkesle kaynaştı. Okula başladı, dil öğreniyor, dans kurslarına katılıyor. Yazışıyoruz, görüntülü konuşuyoruz, birbirimize her şeyi anlatıyoruz.
Özlüyorum. Acımdan özlüyorum. Ama mutluyum.
Mutluyum çünkü Sibel, geride sadece harika bir kız değil, aynı zamanda bu kızın hayatına—yıllar sonra bile olsa—gerçek babasını çeken bir sevgi gücü bıraktı.
İşte böyle bir hikâye bu. Neredeyse masalsı. Ama her masal gibi, aslında gerçek inancı, sevgiyi ve mucizeyi anlatıyor.




