– Ben küçük kardeşinin dadısı olmayacağım! – diye bağırdı Ayşe o gün, o sözler Tülin’in yüreğine bıçak gibi saplandı. Sadece annesinin kalbinde değil, kapı eşiğinde duran ve her şeyi duyan sekiz yaşındaki Elif’in gözlerinde de yankılandı.
Kocasının vefatından sonra Tülin, iki kızıyla yalnız kalmıştı. Büyük kızı Ayşe on dört, küçüğü Elif ise henüz sekiz yaşındaydı. Akrabalardan neredeyse hiç destek yoktu: babaannesi müdahale etmek istemiyor, annesi ise kilometrelerce uzakta yaşıyor ve nadiren geliyordu. Tüm yük, yas içindeki bu kadının omzuna binmişti. Para zar zor yetiyor, moral gücü ise daha da azdı.
Küçük kız Elif, küçük yaşlardan beri resim yeteneğiyle öne çıkıyordu. Şehir çapındaki bir yarışmada kazandığı başarı, ona prestijli bir sanat okulunda ücretsiz eğitim şansı tanıdı. Ancak dersler haftada dört gün şehre gitmeyi gerektiriyordu. Tülin, iki gün idare edebiliyor ama diğer iki gün işinden dolayı mümkün olmuyordu. Patronun sabrı tükenmeye başlamıştı. Sonunda Ayşe’den yardım istemeye karar verdi.
“Okuldan sonra boşsun ya. Elif’i götürüp birkaç saat beklemez misin?” diye sordu Tülin, kızının gözlerinin içine bakarak.
Ama duyduğu cevap buz gibiydi:
“Ben dadı mıyım? Ben de çocuğum! Okuldan sonra dinlenmek istiyorum, Elif’le şehirde gezmek değil!”
Ardından, yüreğine hançer gibi saplanan o söz:
“İki tane doğuracağına bir tane doğursaydın, sadece onunla uğraşırdın!”
Bu sözlerin ardından Tülin dayanamadı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken odasına çekilmek için döndü, ancak kapıda Elif duruyordu. Her şeyi duymuştu. O da ağlıyordu. Tek kelime etmeden annesine sarıldı.
Yardım, sanat okulundaki başka bir kızın anneannesinden geldi. Meğer aynı mahallede yaşıyorlarmış ve Elif’i rahatlıkla derslere götürebilirmiş. Böylece hayat, adım adım normale döndü. Bir yıl sonra Elif, kendi başına okula gidebilecek kadar büyüdü. Ama o gün kardeşinin ihanetinin acısı, derinlerde bir yerlere gizlenmişti.
Yıllar geçti. Elif üniversiteye girdi, çalışmaya başladı, ev tuttu. Tülin ise annesinin yanına taşındı. Ayşe evlenip başka bir şehre yerleşmişti. Bir oğlu oldu. Her şey yolunda görünüyordu, ta ki bir gün Elif’e ablasından bir telefon gelene kadar.
Ayşe ağlıyordu:
“Bizi evden attı! Artık huysuzluğuma dayanamayacağını söyledi! Nafaka da ödemeyecekmiş! Oğlumla nereye gideceğim bilmiyorum!”
Elif tereddüt etmedi, ablasını ve yeğenini yanına çağırdı. Ancak Ayşe, işe gidebilmek için çocuğuna bakmasını isteyince soğuk bir cevap aldı:
“Üzgünüm Ayşe, ama ben senin çocuğuna dadılık yapmayacağım. O senin çocuğun, benim değil. Sana bir borcum yok.”
Ayşe patladı:
“Ama ben senin ablanım!”
“On dört yaşındayken anneme ne dediğini hatırlıyor musun? Beni resim kursuna götürmeyeceğini nasıl bağırdığını? Annem o gün çocuk gibi ağlamıştı, ben de kapıda durmuş her şeyi duymuştum. Biliyor musun? O günden sonra seni bir daha ablam gibi hissetmedim. Sen kendini seçmiştin. Ben de şimdi kendimi seçiyorum.”
Ayşe bir şey söyleyemedi. Sessizce telefonu kapattı.
Şimdi Elif çalışıyor ve okuluna devam ediyor. Ablası hâlâ onun yanında yaşıyor ama her geçen gün o eski yaranın bir türlü kapanmadığı anlaşılıyor. Elif yardım ediyor, ama sıcaklık yok. Sevgi yok. Sadece doğru olduğu için. Çünkü başka türlü kendini affetmez.
Ama o küçük Elif, artık bir çocuk değil. Büyüdü. Ve sözlerin değerini biliyor.
Peki sizce Elif, affedip yeğenine bakmalı mıydı? Yoksa bazen ayakta kalabilmek için, bir zamanlar el uzatmayanları geçmişte bırakmak mı gerekir?




