Bazen hayat öyle dönemeçler çıkarır ki, neyin gerçek neyin kaderin acımasız bir oyunu olduğunu anlamak zorlaşır. On iki yıl boyunca kayınvalidemin evinde yaşadıktan sonra, her şey yerli yerine oturmuşken, birden ailece bir “ya öde ya çek git” noktasına geleceğimizi hiç düşünmezdim.
O zamanlar, evlendikten sonra, Ayşe Hanım bize kocaman üç odalı merkezdeki evini teklif etmiş, kendisi de benim kenar mahalledeki küçük dairesine taşınmıştı. Eşimle ben mutluluktan uçuyorduk: şehrin göbeğinde, rahat bir evde yaşamak hem de kayınvalidemin rızasıyla… Genç bir aile için daha ne istenirdi ki?
Düğün hediyelerimizi eve yatırdık: baştan aşağı yeniledik, modern bir mutfak yaptırdık, sıfır tesisat, parke, hatta ufak tefek değişiklikler bile ekledik. Kayınvalidem her geldiğinde gözleri parlardı. “Ne kadar güzel olmuş!”, “Sizler harikasınız!” diye övgüler yağdırırdı. Biz de minnettarlığımızı göstermek için onun yeni evinin tüm faturalarını üstlendik. Rahatlamıştı, sık sık teşekkür eder, emekli maaşından bile biriktirdiğini söylerdi. Ve gerçekten de, o günden beri bu düzenin bozulacağı aklımıza bile gelmezdi.
Bir oğlumuz, ardından bir kızımız oldu. Çocuklar büyüdükçe kendi özel alanımıza ihtiyaç duymaya başladık. Yeni bir ev için para biriktirmeye koyulduk, zira dört odalı bir evi peşin almak mümkün değildi. Tabii bu karardan kayınvalideme bahsetmedik, zamanı gelince halledebileceğimizi düşündük.
Her şey Ayşe Hanım emekli olunca değişti. Özgürlüğün keyfi çabuk geçti, çünkü maaşı ona “açlık sınırında” geldi. Her görüşmemizde aynı cümleleri duyuyorduk: “Bu parayla nasıl geçinilir?”, “Bu ülkede emekliye hiç değer vermiyorlar!” Biz de elimizden geleni yapıyorduk: alışveriş, ilaç, ufak tefek ihtiyaçlar… Ama bir gün çay içerken öyle bir laf etti ki eşimin dili tutuldu.
“Oğlum,” dedi, “siz aslında benim evimde yaşıyorsunuz. O halde bana kira ödemeye başlasanız iyi olur. Çok değil, ayda beş bin lira yeter.”
Eşim dondu kaldı. Önce anlamadı bile. Ama sonra patladı:
“Anne, ciddi misin? Bütün faturalarını biz ödüyoruz, alışverişlerini yapıyoruz, harcamalarının çoğunu biz karşılıyoruz. Sen bize kiradan mı bahsediyorsun?”
Ardından gelen ültimatom şuydu:
“Öyleyse evleri değişelim! Ben kendi evime geri dönmek istiyorum!”
Eşimle göz göze geldik: Bu tam bir şantajdı. Kabaydı ve hiçbir şükran barındırmıyordu. Ama o da bizim birikimimizin olduğunu bilmiyordu. Sessizce dinledik, o gece kararımızı verdik: Bu durum daha fazla süremezdi.
Birkaç gün sonra yanına pasta götürdük, özür dilemek için değil, belki bir mucize olur da fikrini değiştirir diye. Ama konu açılır açılmaz sert çıktı:
“Ee, anlaştık mı? Yoksa bana mı sığınacaksınız?”
Sabrımız taştı.
“Ayşe Hanım,” dedim sakince, “hiçbir yere sığınmak zorunda değiliz. Siz evinize dönün, biz de kendi yolumuza gidelim.”
“Peki paranızı nereden bulacaksınız?”
Eşim araya girdi:
“Buluruz. Artık seni ilgilendirmez. Sadece şunu bil anne, bunu sen seçtin. Üç odada yankıyla baş başa kalmak istedin, öyle olsun.”
Her şey hızlı oldu. Uygun bir ev bulduk, kredi çektik, tüm birikimlerimizi harcayarak ödemeleri hafiflettik. Üç hafta sonra eşyalarımızı topluyorduk.
Şimdi kayınvalide, bizim yenileyip beğendiği o evde tek başına. Tabii artık “bedava” olduğunu fark edince keyfi kaçtı. Komşulara “kötü tadilat”tan ve “nankör çocuklar”dan şikayet ediyor, faturalarını kendi ödüyor, market poşetlerini kendi taşıyor ve nihayet “şişko” yardımlar olmadan emekli maaşının tadını çıkarıyor.
Bizse dört odalı yeni evimizdeyiz. Belki biraz dar, ama özgürüz. Hem ruhumuz, hem bedenimiz dinç. Kimseye hesap vermek zorunda değiliz, “kırılma nöbetleri” beklemek yok. Bir nokta koyduk ve yeni bir sayfa açtık.
Derler ya, ne ekersen onu biçersin. Şimdi o hasadı biçen biz değiliz artık.




