Bizi parçalayan ayrılık: Bir ailenin trajedisi
Her şey rüya gibiydi, belki de öyle geliyordu bana. Sakarya’nın sakin bir banliyösünde huzurlu bir ev, birbirini seven bir aile, düzenli bir iş. Ne ben, ne de eşim Ayşegül’ün ailesi asla ilişkimize karışmadı, zaten buna sebep de yoktu. Kızımız Elif, küçük meleğimiz, her günümüze neşe katıyordu. Her şey mükemmeldi… O lanet geceye kadar.
İşten eve koşturuyordum, karlarla kaplı parkın içinden geçerken, rüzgar uğulduyor, sokak lambaları zayıf ışıklarıyla yolu aydınlatıyordu. Birden karanlıktan çığlık duydum: “Bırak beni, yalvarırım!” Ses o kadar keskindi ki donup kaldım, gölgelere bakakaldım. Çığlık bir kez daha duyuldu, bu sefer daha yakından, ve düşünmeden sesin geldiği yöne koştum.
Kar tanelerinin arasından siluetleri seçebiliyordum: iri yarı bir adam, cılız bir kızı terk edilmiş bir inşaat alanına doğru sürüklüyor, kız ise çırpınıyordu. Kucağında titreyen bir Ankara kedisi vardı. Kendimi adamın üzerine attım, montundan tutup çektim. Öfkeyle döndü, yumruk savurdu. Yanağımı yaktı ama ikinci yumruktan kaçtım ve tüm gücümle böğrüne tekmeyi bastırdım. Sendeledi, kaldırıma çarpıp karların üzerine yığıldı. Kız, arkasına bile bakmadan kedisiyle birlikte geceye karıştı.
Nefes nefese kalmıştım, kendime gelmeye çalışıyordum. Saldırgan hareketsiz yatıyordu. Sokak lambasının altında başının etrafında karların üzerinde yayılan koyu bir leke gördüm. Ürperdim. Hemen ambulansı aradım ama içimde bir şeyler zaten biliyordu: şansı yoktu. Gelen doktorlar en kötü haberi verdiler – ölmüştü. Polisler peşinden geldi ve evim yerine karakolda, soru yağmuru altında buldum kendimi.
Ayşegül’ü ilk kez mahkeme salonunda gördüm. Savcı görüşmemize izin vermedi, her ricamı reddetti. Olanları olduğu gibi anlattım: çığlığı, kavgayı, kazara düşüşü. Kurtardığım kız bile ifade verdi ama savcı beni yakayı kaptırmış bir suçlu gibi görüyordu. Meşru müdafaa? Yok, sınırı aşmıştım. Yargıç hükmü okudu: dört yıl hapis. Salonun arkasında oturan Ayşegül yüzünü elleriyle kapattı, omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. Dört yıl ayrılık… Sonsuzluk gibi geliyordu. Avukatım cezayı hafiflettirdi, savcı itiraz etmedi ve kaderimi kabullendim. Koğuştakiler fısıldaşıyordu: “On yıla çıkarırlar,” diyorlardı, bu yüzden dört yıl neredeyse bir mucize gibiydi.
Cezaevi beni nem ve gri duvarlarla karşıladı. Karantinadan sonra Ayşegül’ün gelmesini bekledim ama o hiç gelmedi. Mektuplarında işlerden, Elif’ten bahsediyordu ama her seferinde gelemediğine dair bir sebep buluyordu. Kızımı özlüyordum, ona sarılmak istiyordum ama annesi olmadan çocuklar içeri alınmıyordu. Ayşegül’ün mektupları seyrekleşti, benim her gün yazdıklarım ise boşluğa karışıyor gibiydi.
Sonra o gün geldi; kalbimi paramparça eden gün. Elime kalın bir zarf geçti. Düzgün yazısını görünce gülümsedim ama satırları okudukça yüzüm düştü. Ayşegül boşanmak istiyordu. “Yoruldum, Mehmet. Tek başıma altından kalkamıyorum. Dayanabileceğim biri çıktı. Elif büyüyor, dört yıl sonra ne olacak? Affet beni.” Kelimeler yüreğimi dağlıyordu. Mektubu buruşturup attım, dünyam yıkılmıştı. Koğuş arkadaşım suratıma bakıp omzuma vurdu: “Dayan abi. Çıkarsın, hallederiz. Hadi gel, bir çay demleyelim.”
Acı çayın başında, benim gibi kaybedenlerin arasında öfkeyi zor tutuyordum. Koğuşun en eskisi gözlerini kısıp, “Boş boş düşünme, çalış. Fazla mesai yap, şartlı tahliye için kendini göster. Zaman her şeyin ilacı,” dedi. Sözleri aklıma kazındı. Bir çılgın gibi çalışmaya başladım: iki kat fazla iş yapıyor, sessizce katlanıyordum. Müdür gayretimi görünce şartlı tahliye için evrak hazırlattı. Şimdi kararı bekliyorum, özgürlüğe bir adım daha yakın.
Sonrası mı? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Elif’i almak için her şeyi yapacağım. O yeni “baba” ve aşkımıza ihanet eden Ayşegül, kızımı benden alamayacak. Hayat ne kadar vursa da dimdik duracağım. Onun için…




