Bir haftadır annemin evinde kalıyorum—artık evdeki dağınıklığa dayanamadım.
Büyüdüğüm evde düzen bir alışkanlıktan öte, bir yaşam biçimiydi. Annem, işi ve iki çocuğuna rağmen, evi her zaman tertemiz tutmayı başarırdı. Her eşya yerli yerindeydi, yerler parlardı, buzdolabından tazelik kokusu gelirdi ve havada sıcak bir ev havası hissedilirdi. Büyürken öğrendim: huzur, önce temizlikle başlar. Evlenirken bile başka türlü bir yaşam olabileceğini düşünmezdim.
Fakat üç yıllık evliliğin ardından kendimi bitmek bilmeyen bir karmaşanın içinde buldum. Her akşam işten döndüğümde adeta bir kaosun içine dalıyordum. Lavaboda bulaşık dağları, mutfak tezgâhında kırıntılar, taşan çöp kovası ve buzdolabında unutulmuş, küflenmiş yemek artıkları… Yerler yapış yapış, banyoda yıkanacak kıyafet yığınları ve girişte ayakkabılar öylece duruyor, ben müdahale etmezsem kimse toplamıyor.
Kızım koşarak karşılıyor beni, üstü başı dağınık, dizlerindeki çoraplar delik, saçları birbirine girmiş, giydikleri de pek temiz sayılmaz. üstelik koridordan geçmek bile bir macera: bebek arabası, poşetler, sağa sola saçılmış oyuncaklar, ayakkabılar… Dolapların kapakları ardına kadar açık, içindekiler dışarı fırlamak üzere. Hâlbuki sabah hepsini ben düzenlemiştim. Şimdi geniş bir evde mi yoksa penseyesiz bir kilerde mi yaşadığımızı anlayamıyorum.
Konuştum elbette. Nazikçe, sakin, suçlamadan. “Sevda, lütfen biraz düzen sağlayalım, bu şekilde yaşamak beni çok yoruyor,” dedim. Dinledi, başını salladı, söz verdi ama hiçbir şey değişmedi. Eskiden, kızımız doğmadan önce, her şey adil paylaşılırdı: temizlik, yemek, hep ortaktı. Haftada bir birlikte yerleri siler, toz alır, bulaşıkları sırayla yıkardık. Bir ortaklık duygusu vardı aramızda.
Şimdiyse, ben geç saatlere kadar çalışıyorum, Sevda ise bütün gün çocukla evde. Tek istediğim, etraftaki kıyafet yığınlarına takılmamak, kirli bulaşıkların arasından temiz bir bardak aramamak, evin her köşesine dağılmış çorapları toplamamak. Yardım etmeyi reddetmiyorum üstelik: her pazar yerleri siler, toz alır, sabah erkenden çöpü atarım. Ama yoruldum. Eve gelip dinlenememek, hemen temizliğe başlamak beni yoruyor. Karman çorman eşyaların arasından su ısıtıcısını aramak yoruyor. Anlamsız kavgalar yoruyor.
Sonunda bir karar verdim: ya üç gün içinde evde gözle görülür bir düzen sağlanacak ya da ben gideceğim. Güldü, şaka yaptığımı sandı. Ama üç gün geçti ve hiçbir şey değişmedi—sessizce eşyalarımı toplayıp annemin evine taşındım. Bir haftadır buradayım. Kendi eski odamda uyuyorum, sıcak bir mercimek çorbası içiyorum, buzdolabını açınca içinde bir canlıyla karşılaşmaktan korkmuyorum.
Boşanmak istemiyorum. Sevda’yı seviyorum. Kızımı seviyorum. Ama bu düzensizlik içinde nasıl yaşanabileceğini anlayamıyorum. Çok şey istemiyorum. Sadece saygı bekliyorum. Eve, kendime, ilişkimize karşı. Ve eğer bu olmayacaksa… belki de sevgiyle huzur arasında bir seçim yapmak zorunda kalacağım. Çünkü sürekli bir kaos içinde yaşamak, yaşamak değil, sadece hayatta kalmaktır.




