Geçen tatili uzun süre unutamayacağım. Ama nedeni ne keyifli geçmesi ne de dolu dolu olmasıydı. İlk kısmı, kaynanamı ziyaretimiz, tam bir dayanıklılık testi gibiydi. O Kayseri’de yaşıyor, biz İstanbul’un dışındayız. Evlendikten sonra sadece bir kez görüşmüştük—o da hastaneden taburcu olduğum gün. Kocam yılda birkaç kez, sadece doğum günü için giderdi, hiç gece kalmadan. Şimdi nedenini çok iyi anlıyorum.
Kaynanamın iki odalı dairesi, üç kişiye zor yetiyordu: kendisi, kocasının üvey babası ve onun ilk evliliğinden olan yetişkin kızı. Bu yüzden bizi misafir etmek isterdi ama yer olmadığını söylerdi. Ama her telefon konuşmasında torunu için nasıl özlem çektiğinden bahseder, keşke yakın olsaydık diye iç geçirirdi. Kocam bir ara otelde kalmayı teklif ettiğinde, kaynanam öfkeden küplere bindi. Bunun bir “aşağılama” olduğunu, “bilmediği bir yerde” bizi konuk etmeyeceğini söyledi.
Birkaç yıl sonra, üvey kız kardeşi Ankara’ya taşınınca boşalan oda sebebiyle kaynanam bizi ısrarla çağırmaya başladı. “Artık kesin gelebilirsiniz, Elif’i görmek için can atıyorum!” diyordu. Tatilleri ayarladık, bir an önce gitmek için heyecanlandık ve nihayet yola koyulduk, sıcak bir karşılama bekliyorduk. İtiraf etmeliyim, ilk karşılaşmamız samimiydi. Kaynanam torununa sarıldı, sorular yağdırdı, mutfakta telaşla koşturdu… Ama bu mutluluk tam iki saat sürdü. Sonra birden değişiverdi.
Öğle yemeğinde eleştiriler başladı: kaşıklar çok ses çıkarıyor, çocuk yüksek sesle yemek istiyor, sandalyenin kumaşını dizleriyle oynatıyor. Önce fiziksel bir rahatsızlığı vardır diye düşündüm—belki tansiyonu çıkmıştır. Ama hayır, sapasağlamdı. Sadece kontrol manyağı olmuştu.
Akşama kadar nasihatler dinledik: suyu milyonerler gibi harcıyoruz, ışıkları boşuna yakıyoruz, duşta çok kalıyoruz, buzdolabını “durmadan” açıyoruz, hatta evin içinde yürümek bile yasaktı. Bu kadar sorun çıkaran misafirler olduğumuzu hiç fark etmemiştim. Yaptığımız her şey onu rahatsız ediyordu.
Ertesi gün kocama kaçmayı teklif ettim—sadece biraz hava almak, parka gitmek için. Fareler gibi sessizce sıvıştık evden. Birkaç şey alıp bir kafeye uğradık. Döndüğümüzde ise kaynanamız, Elif’le gezip dolaşmayı çok istediğini, onu çok özlediğini söyledi. Ama ilk iş olarak kuru sıcak havada ayakkabılarımızı silmemizi emretti. Kocam durumu yumuşatmak için itaat etti, ama hafif bir şaşkınlık ifadesi yüzünden annesinden azar işitti: “Evde düzen olmalı!”
Yemek, mezarlık sessizliğinde geçti. Elif bile tek kelime etmedi, sanki her hareketinin yeni bir uyarıya yol açacağını biliyordu. Ortamı yumuşatmak için kaynanama dişimi sıktım: “Akşam Elif’le gezebilirsiniz, biz de sinemaya gidelim.” Cevap keskindi: “Size göre mi ayarlayacağım hayatımı? Sizce başka işim mi yok?”
Neredeyse boğuluyordum. Kocama baktım—o da anlamıştı. Akşam yemeğinden sonra erken dönmeye karar verdik. Kocam sadece, “Sanırım ona yük oluyoruz,” dedi. Kibaretten birkaç gün daha kaldık. Kaynanam, ayrılacağımızı öğrenince, “Az bile kaldı torunumla…” diye sızlandı. Ona, tüm inisiyatifin bizden geldiğini hatırlatmak istemedim.
Son sahne ayrıldığımız gün yaşandı. Kaynanam, evin her yerinde trajik bir kahraman edasıyla dolaşıp iç çekiyordu, sanki her şeyi yerle bir etmiştik. Sebep başkaymış—bizim yatak çarşaflarını yıkayacakmış. Artık dayanılır gibi değildi. Sakince kuru temizlemeye verebileceğimi ya da yeni bir çarşaf takımı alabileceğimi söyledim. Dudak büktü: “Boş ver, ben hallederim!”
Vedalaşmamız resmiydi. Ne duygu vardı ne de gözyaşı. Ama trende yol alırken aniden aradı… Hıçkırarak, “Sizi çok özledim… Ne zaman yine geleceğinizi?” dedi.
Derin bir nefes aldım ve sustum. Çünkü eğer döneceksek, uzun bir süre sonra olacaktı. Belki de hiç olmayacaktı…




