“Ben üvey anne olmak için imza atmadım – bu benim hayatım değildi, benim seçimim hiç değildi.”
Serkan’la tanıştığımızda her şeyi açıkça söylemişti: ilk evliliğinden üç çocuk, nafaka, çocuklara bol bol hediye, her birine ayrı ev alma planları… Ben yirmi yedi, o otuz yedi yaşındaydı. Ne yaptığımı biliyordum. Hatta bana doğum yapma konusunda ısrar etmeyeceği için rahatlamıştım – ben bilinçli olarak çocuk sahibi olmak istemeyenlerdendim. “Childfree” dedikleri bu muydu? Özgürlük, seyahat, kariyer, kendi zamanın…
Başta her şey yolundaydı. Serkan, Sakarya yakınlarında geniş bir ev kiralıyordu, iyi para kazanıyordu. Çocuklar da gayet terbiyeli ve sevimliydi. Hafta sonları bize gelir, bazen kalırlardı. Aramız iyiydi; beraber film izler, yemek yapar, sohbet ederdik. Kısacası, “hafta sonları gelen şeker teyze” rolü beni pek sıkmıyordu. Kimse kimsenin hayatına müdahale etmiyordu.
İki yıl böyle geçti. Sonra… işler ters gitmeye başladı. En büyük oğlan, On dört yaşına bastığında annesiyle kavga edip tamamen bize kaçtı. Serkan her zamanki gibi sabah akşam işteydi, ben de isyankar bir ergen oldum. Sürekli kapı çarpmaları, kulaklıkta son ses müzik, ters cevaplar… Evimde, bana sanki hiçim diye davranan bir yabancı çocuk vardı – ki haklıydı, çünkü gerçekten de ben onun için bir hiçtim.
Üç ay sonra Serkan’ın eski eşi, bu kez diğer iki çocuğu da “geçici” olarak bize gönderdi. “İzmir’e taşınıyorum, yeni bir iş, yüksek maaş…” dedi, “yerleşir yerleşmez alırım.” Tabii “geçici” dediği bir yıldır sürüyor. Çocuklar hâlâ bizimle. Ne bir telefon, ne de geri alacağına dair bir işaret.
Şimdi evimde üç yabancı çocuk yaşıyor. En büyük beni yok sayıyor, dediğimin tersini yapıyor, sanki hizmetçiyim. Ortanca derslerde takılıyor, her akşam ödevlerine yardım etmem gerekiyor. En küçük sorun çıkarmıyor ama onu da kurslara, etütlere, yarışmalara götürmek lazım. Ve tüm bunların sorumlusu benim!
Ben böyle bir sözleşme imzalamadım. Dadı, öğretmen, şoför ve aşçı rollerinin hepsini birden üstlenmek istemiyorum. İşime vakit ayıramıyorum. Freelance çalışıyordum, düzenli müşterilerim, projelerim vardı. Şimdi? Tam bir sessizlik. İnsanlar beklemekten vazgeçti çünkü hep çocuklarla meşgulüm. Günler koşturmaca ve ev işleriyle geçiyor. Peki ben neredeyim?
Serkan’la konuşmaya çalıştım. Sakin, olgun bir şekilde. Başını sallıyor ama hep aynı cevabı veriyor: “Onlar benim çocuklarım, ben onları sokağa atamam.” Bir de ekliyor: “Anlıyorsun değil mi, onların suçu yok…” Evet, suçları yok. Ama benim de yok! Ben bu çocukları doğurmadım. Onlara anne olacağıma dair söz vermedim. Başkasının seçimleri için kendi hayatımı feda etmeye hazır değilim.
Son günlerde aklıma takılan tek çözüm var: Boşanmak. Özgürlük. Başkasının ailesinin, hatalarının, çocuklarının esiri olmaktan yoruldum. Kötü biri değilim. Sadece kendi hayatımı yaşamak isteyen bir insanım, başkasının dayattığı bir hayatı değil. Eğer o bunu anlamıyorsa, demek ki biz zaten başından beri farklı dillerde konuşuyormuşuz.




