Bir yıl önce biri bana, Antondan ayrılacağımı söyleseydi kahkahalarla gülerdim. On iki yıl evli kaldığım, gözümde taptığım adamdan. Bütün arkadaşlarımın “İnanılmaz şanslısın” dediği o insandan… O gerçekten benim her şeyimdi. Şefkatli, güvenilir, iyi kalpli, çocuklarına düşkün bir baba. Masal gibi yaşıyorduk. Şimdiyse kız kardeşimin İstanbul’un dışındaki evinde, iki çocuğumla birlikte yaşıyorum ve tek kurtuluş yolunun bu olduğunu düşünüyorum.
Evlendiğimizde her şey yolundaydı: Ufak bir daireyle başladık, sonra Anton o evi satıp geniş bir üç odalı daire için kredi çekti. Tadilat yaptık, eşyalarımızı aldık, rahat bir hayat kurduk. Dokuz ve dört yaşında iki oğlumuz var. Bir sanat okulunda atölye dersleri veriyordum – para için değil, işimi sevdiğim için. Anton ailenin geçimini sağlıyor, evin neşesiydi. Tatile gider, çocuklara sürprizler yapar, gerçekten mutlu bir hayat sürerdik.
Ama her şey bir anda değişti.
Bir gün iş yerinden aradılar: Anton ofiste bayılmış. Ambulans, hastane, testler… Tanı: Beyninde iyi huylu bir tümör. Ama geç fark edilmiş, büyümüş, ihmal edilmiş. Doktorlar risksiz bir ameliyat yapamadı, ağır bir nöroşirurji gerekti.
Hayatta kaldı. Doktorlar şanslı olduğunu söyledi. Ama benim Anton yok oldu. Ameliyattan sonra bambaşka biri oldu. Yüz ifadesi değişmişti, işitmesi zarar görmüştü. Ama en kötüsü içindeki değişimdi. Eve döndüğünde cehennem başladı.
İşi bıraktı. Sadece,
“Ben çalıştığım kadar çalıştım. Artık sen bizi geçindireceksin” dedi.
Ben ek iş aldım. Neredeyse tükenene kadar çalıştım. O ise… Bütün gün kanepede, telefonunu karıştırır, televizyon izlerdi. Yardım etmeye kalkışmaz, en ufak bir çaba göstermezdi. Sadece suçlamalar. Ve bağırışlar. Çok bağırış.
Hepimize bağırırdı: Bana, çocuklara… Dört yaşındaki küçük oğluma bile. Hasta olmasının bizim suçumuz olduğunu söylerdi. Bizi “onu bitirdiğimiz” için suçlardı. “Siz yüzünden kırıldım” derdi.
Sonra tuhaf şeyler olmaya başladı. Kıyametle ilgili belgeseller izler, “büyük felaketlere” hazırlanır, tuz, kibrit ve konserveler stoklardı. İlaçlarını almaz, doktora gitmezdi. Yalvarsam bana bağırır, “beni tımarhaneye tıkmak istiyorsun”, “sevgililerin var”, “bütün İstanbul senin için ağlıyor” derdi.
Bir kâbustaydım. Ev bir savaş alanına dönmüştü, çocuklar kendi babalarından korkuyordu. Onları böyle bir ortamda bırakamazdım. Ve gittim. Onları alıp kız kardeşimin yanına taşındım.
Boşanmak kaçınılmazdı. Artık bu insanla yaşayamazdım. Hasta olduğu için değil… Tedavi olmayı reddettiği, savaşmayı bıraktığı, artık bir erkek, bir baba, bir insan olmayı kabul etmediği için.
Şimdi Anton’un ailesi bana bencil diyor. Onun “en çok ihtiyacı olduğu anda” terk ettiğimi söylüyorlar. Zor gününde yalnız bıraktığımı… Onun sırtından geçindiğimi, işler kötüye gidince kaçtığımı… Bunları duymak canımı acıtıyor. Çünkü ben geceleri yorgunluktan uyuyamazken kimse yanımda değildi. Çocuklara bağırışlarını duyduğumda ellerimin nasıl titrediğini kimse görmedi. İki işle boğuşurken kimse yardım etmedi.
Eğer bir psikiyatriste gitseydi, yardım kabul etseydi, yine kendisi olsaydı onu bırakmazdım. Ama artık çocukları sürekli korku ve zehirli bir atmosfere maruz bırakamazdım. Benim görevim onları korumak.
Bazen eski Anton’u hatırlıyorum… Gülümseyen, sabırlı, şefkat dolu gözleriyle. Ve içim parçalanıyor. Ama sonra oğullarıma bakıyorum ve doğruyu yaptığımı anlıyorum. Onları kurtardım. Ve kendimi. Dağılan bir evlilik ve kırılan bir kalp pahasına da olsa…




