Bir yıl önce biri bana Mehmet’ten ayrılacağımı söylese kahkahalarla gülerdim. Mehmet’ti, on iki yıldır evli olduğum, gözümde taptığım adam. “İnanılmaz şanslısın” dedikleri adam. Gerçekten benim her şeyimdi. Şefkatli, güvenilir, iyi kalpli, çocuklarına düşkün bir baba. Masal gibi yaşıyorduk. Şimdiyse kız kardeşimle İzmir’in dışında, iki çocukla ve bunun hayatta kalmanın tek yolu olduğu düşüncesiyle yaşıyorum.
Evlendiğimizde her şey normaldi: küçük bir daireyle başladık, sonra Mehmet o evi sattı ve geniş bir üç odalıya kredi çektik. Tadilat yaptık, eşya aldık, rahat ettik. Dokuz ve dört yaşındaki iki oğlumuz vardı. Ben çocuk sanat okulunda atölyeler yürütüyordum, para için değil, işimi sevdiğim için. Mehmet eve düzenli gelir getiriyor, ailenin neşesiydi. Seyahat ediyor, çocuklara sürprizler yapıyor, gerçekten mutlu bir hayat sürüyorduk.
Her şey bir anda değişti.
Bir gün iş yerinden aradılar: Mehmet ofiste bayılmış. Ambulans, hastane, tahliller… Teşhis: iyi huylu beyin tümörü. Ama ilerlemiş, büyümüş, geç kalınmış. Doktorlar basit bir ameliyat yapamadı, ağır bir nöroşirürji gerekti.
Yaşadı. Şanslı olduğunu söylediler. Ama benim Mehmet’im yok oldu. Ameliyattan sonra başka biri oldu. Yüzü sinir felcinden eğrilmiş, duyması zayıflamıştı. Ama içindeki değişim daha korkunçtu. Eve geldi ve cehennem başladı.
İşi bıraktı. “Ben hakkımı verdim. Artık sen bize bakacaksın” dedi.
Ek iş aldım. Tükenmiştim. O… O bütün gün kanepeye uzanır, telefonla oynar, televizyon izlerdi. Yardım etmek yok, en ufak bir çaba yok. Sadece suçlamalar. Ve bağırışlar. Çok bağırış.
Hepimize saldırıyordu: bana, çocuklara. Dört yaşındaki küçüğüme bile. Hastalığı için bizi suçluyordu. Onu “bitirdiğimizi” söylüyordu. “Bize battım” diyordu.
Sonra tuhaflıklar başladı. Kıyamet belgeselleri izliyor, “büyük felaketler” için hazırlanıyor, tuz, kibrit ve konserve stokluyordu. İlaç almayı reddediyor, doktora gitmiyordu. Yalvardım – “Beni tımarhaneye kapatacaksın!” diye bağırıyor, “sevgililerin var!” diyor, “bütün İzmir peşinde!” diye çığlık atıyordu.
Kabus gibiydi. Ev savaş alanına dönmüştü, çocuklar kendi babalarından korkuyordu. Onları bırakamazdım. Ve gittim. Onları alıp kız kardeşime sığındım.
Boşanma kaçınılmazdı. Artık onunla yaşayamazdım. Hasta olduğu için değil. Tedaviyi reddettiği, savaşı bıraktığı, artık erkek, baba, insan olmayı reddettiği için.
Şimdi Mehmet’in akrabaları beni bencil buluyor. “İhtiyacı varken” terk ettiğimi söylüyorlar. Onu zor durumda bıraktığımı. Boynuna çöktüğümü, işler kötüye gidince kaçtığımı. Bunları duymak canımı yakıyor. Çünkü kimse yorgunluktan uyuyamadığım gecelerde yanımda değildi. Çocuklara bağırdığını duyduğumda ellerimin titrediğini kimse görmedi. İki işin altında ezilirken kimse yardım etmedi.
Psikiyatra gitseydi onu bırakmazdım. Yardımı kabul etseydi. Kendi kalsaydı. Ama çocukları sürekli korku ve zehirli bir ortama maruz bırakamazdım. Benim görevim onları korumaktı.
Bazen eski Mehmet’i hatırlıyorum. Gülümseyen, sabırlı, şefkat gözlerinde parlayan. Ve kalbim parçalanıyor. Ama oğullarıma bakıyorum ve biliyorum: Doğru olanı yaptım. Onları kurtardım. Ve kendimi. Bozulan bir evlilik ve kırılan bir kalp pahasına da olsa.




