Bir Annenin Beklentisi: Tek Başına Büyüttüğüm Oğlum ve Eşi Yük Oldu

Bugün yine içim acıyla doldu. Hayatımı oğluma adadım, tek başıma büyüttüm onu, her şeyden feragat ettim ki iyi bir insan olsun. Ama şükran yerine kayıtsızlık, çalışkanlık yerine tembellik, sevgi yerine ihanet buldum. Canımdan çok sevdiğim oğlum Efe ve onun eşi Zeynep, şimdi sırtımda taşıdığım bir yük haline geldi. Şu an acı bir seçimle karşı karşıyayım: Ya onları evden kovacağım ya da dayanmaya devam edip son kalan gücümü de kaybedeceğim.

Adım Ayşe Yılmaz. Küçük bir Karadeniz kasabasında yaşıyorum. Efe, çocukken hayatımın hediyesiydi. Nazik, uslu, saygılı – hiç sorun çıkarmazdı. Tek başına iki işte çalışıp onun rahat etmesi için uğraştım. Büyüdüğünde bana destek olacağını, benim ona verdiğim gibi el uzatacağını hayal ettim. Ama o hayaller, Efe büyüdükçe bir kum kalesi gibi yıkıldı.

Liseden sonra üniversiteye gitmeyi reddetti. “Anne, okul bana göre değil” deyip askere gitti. Askerliğin onu daha sorumlu yapacağını, gelecek kurmaya hevesle döneceğini umdum. Ama geri geldiğinde sadece hayal kırıklığı yaşattı. Okumak? “İstemiyorum.” Çalışmak? “Ancak beğenirsem.” İstekleri gerçek dışıydı: yüksek maaş, zahmetsiz iş, emek harcamak yok. Bir depoda işe girdi ama bir ay sonra “bana göre değil” diyerek ayrıldı. Altı ay evde oturup hiçbir şey yapmadı. Ona yemek aldım, giysi aldım, emekli maaşımdan her şeyi karşıladım, kendime zar zor yetecek param varken.

Sonra bir de Efe, Zeynep’i eve getirdi. On sekiz yaşında, hiç çalışmayan ve çalışmayı da düşünmeyen bir kız. Özgüveni ise gözlerime inanamadığım kadar fazlaydı; sanki dünya onun etrafında dönüyormuş gibi davranıyordu, ne eğitimi vardı ne de bir planı. Tabii ki hemen evime yerleştiler. Zaten küçük olan evim, bir savaş alanına döndü. Onlarla konuşmaya, dağınıklıklarına, hiçbir şey yapmamalarına dikkat çekmeye çalıştım ama her lafım öfkeyle karşılandı. “Anne, kendi işimize bakarız!” diye sert çıkıştı Efe. Zeynep de gözlerini devirip onayladı. Sözleri, emeklerime karşı bir alay gibiydi.

Bir gün dayanamadım. “Kendi işinize bakın ama benim evimde değil!” diye patladım. “Emekli maaşımla ikinizi birden besleyemem! Bana zor yetiyor, sizse boynuma çökmüşsünüz!” Sesim öfke ve acıyla titriyordu. Ültimatom verdim: Ay sonuna kadar eşyalarını toplayıp gideceklerdi. Efe bana kırgınlıkla baktı, Zeynep homurdandı ama ikisi de itiraz etmedi. Yine de içimde bir korku var: Ya gitmezlerse? Kendi oğluma karşı ne yapabilirim?

Efe’ye olan sevgimle adalet duygum arasında parçalanıyorum. O benim kanım, her şeyden vazgeçtiğim çocuğum. Ama şimdi beni düşünmüyor. Kayıtsızlığı, tembelliği, Zeynep gibi sorumsuz birini seçmesi… Bunların hepsi yüzüme atılan bir tokat gibi. Zeynep işi daha da zorlaştırıyor: yemek yapmıyor, temizlik yapmıyor, benim cebimden geçiniyor, sanki ona bakmak zorundaymışım gibi. Her gün, onları sırtımda taşırken hayatımın boşa aktığını görüyorum ve bu içimi paramparça ediyor.

Ne yapmalıyım? Onları kovarsam, oğlumu sonsuza dek kaybederim. Ama kalmalarına izin verirsem, kendimi tamamen yitiririm. Her gün Efe’ye bakıp onun içinde o sevdiğim çocuğu arıyorum, ama karşımda şükran nedir bilmeyen, yabancı biri duruyor. Onun desteğine dair umudum öldü ve şimdi bir uçurumun kenarında duruyorum. Acaba atacak gücüm var mı?

Rate article
Lifequest
Bir Annenin Beklentisi: Tek Başına Büyüttüğüm Oğlum ve Eşi Yük Oldu