Kırk yedi yıl. Neredeyse yarım asır. Neredeyse tüm ömrüm. Gençliğimizi, olgunluğumuzu, hastalıklarımızı, sevinçlerimizi, kayıplarımızı ve zaferlerimizi birlikte yaşadık. Çocuklar büyüttük, ağaçlar diktik, bir yuva kurduk. Zor günlerde birlikte güldük, hastane koridorlarında ellerimizi sımsıkı tuttuk, köydeki ailesini ziyaret ettik, mutfağa hangi duvar kağıdını yapıştıracağımıza birlikte karar verdik. Kardeşimin ölümünü, ilk torunumuzun doğumunu, emeklilik maaşımızı ilk aldığımız o günü birlikte yaşadık. Ve şimdi, karşımda ifadesiz bir yüzle, sanki bir komşunun bahçesindeki havadan söz ediyormuşçasına duruyordu:
“Boşanmak istiyorum, Aylin.”
Yüreğim titredi. Zaman durmuştu sanki. Ona bakakaldım. Şaka mı yapıyordu? Yorulmuş muydu? Yoksa yaşlılık bunaması mıydı?
“Ne?..” diye fısıldadım. “Ciddi misin?”
Gözlerime baktı ve… gülümsedi. Unuttuğu yıldönümleri için af dilerken takındığı o bilindik gülümseme. Ama bu sefer içinde ne pişmanlık ne de sıcaklık vardı. Sadece acımasız bir kayıtsızlık:
“Aylin, hayırdır. Bu kadar şaşırmana gerek yok. Zaten her şeyin yolunda olduğunu söyleyemezsin.”
Öyle sakin, öyle dümdüz bir sesle söylemişti ki, sanki yarın yağmur yağacak mı diye konuşuyorduk.
“İkimiz de biliyoruz ki aramızdaki her şey çoktan söndü. Artık köz bile kalmadı. Geriye sadece alışkanlık kaldı. Bu rahat hapishanede ömrümün kalanını geçirmek istemiyorum. Özgürlüğü hissetmek… kendim olmak istiyorum. Belki bana yeniden hayatın ne demek olduğunu hatırlatacak biriyle de karşılaşırım.”
Ona bakakalmıştım. Hayatımın büyük bir kısmını geçirdiğim insandan bunları duyduğuma inanamıyordum. Sanki bambaşka biri olmuştu. Bir yabancı. Sanki geçen onca yılı bir kitaptan koparıp atılacak bir sayfa sanıyordu.
Nasıl yapabilirdi? Bütün bu zaman içinde bu kararı saklayıp tek kelime etmemişti? Nasıl böyle kolayca her şeyi silebiliyordu—beraber yediğimiz akşam yemeklerini, askerdeyken yazdığı mektupları, komşuların taburesinde izlediğimiz ilk televizyonu, torunları, kavgalarımızı ve barışmalarımızı çağrıştıran her şeyi?
O ise sakin sakin duruyor, anlayıp kabulleneceğimi bekliyormuş gibiydi. Sanki söyledikleri yalnız onu değil, beni de özgür bırakacaktı. Sanki bu bir ihanet değil, asil bir vazgeçişti.
İçimde bir şeyler parçalanıyordu. Kırgınlık, acı, çaresizlik, öfke, korku… Hepsi birbirine karıştı. Çığlık atmak, bir şeyler kırmak, omuzlarından tutup ona hatırlatmak istedim—oğlumuzu doğururken elimi nasıl sımsıkı tuttuğunu, annesi öldüğünde nasıl ağladığını ve onu yalnızca benim sarsıldığım o anları, sandaldan birlikte düşüp nehre düştüğümüzde nasıl kahkahalar attığımızı. Bütün bunlar, onun için artık hiçbir şey ifade etmiyor muydu?
Konuşmaya devam etti. Özgürlükten, yeni fırsatlardan, geriye kalan zamanından ve bunu boşa harcamak istemediğinden bahsediyordu.
“Anlasana, benden beklenen kişi olmaktan yoruldum. Sadece ‘kocan’ olmak istemiyorum. Kendim için yaşadığımı hissetmek istiyorum. Çok geç olmadan.”
Daha fazla dinleyemedim. Sokağa çıktım. Hava bile değişmişti. Keskin, acımasız. Sanki gökyüzü bile bana sırtını dönmüştü.
Bildiğim her şey yıkılıyordu. Artık evimiz bir kale değildi. Fotoğraflarımız anı değil, sadece kâğıt parçalarıydı. Yeminlerimiz boş laflardı. Beni, hayatının bir kenarına çizilmiş gereksiz bir dipnot gibi siliyordu. Oysa ona gençliğimi, bedenimi, sevgimi vermiştim.
Şimdi aynada gördüğüm kırışıklıklar ve aklar da bizim hayatımızın izleriydi. Onunla geçirdiğim ömrün. O ise tüm bunları unutmak, “özgürlük” hayallerine engel olan rahat bir ihtiyar gibi davranmak istiyordu.
Eşyalarını toplamaya başladı. Sakince, telaşsız. Ben sessizce oturdum, ne diyeceğimi bilemedim. Gözyaşları kendiliğinden aktı. Çığlıklar atmadan, bağırmadan. Sadece aktı. Ruhumdan kopan parçalar gibi.
Üç gün geçti. Gitti. Sadece oğlumuzu aradı—”Baban taşındı” diye haber verdi. Nerede, kiminle, bilmiyorum. Belki ona “hayatı hatırlatan” o kadınladır. Belki de yalnız, her akşam tavana bakıyordur ve geride bıraktığını düşünüyordur.
Ama şunu biliyorum: Ben sadece “geçmişteki eş” değilim. Ben, sevgisini ve sadakatini vererek bir ömür geçirmiş bir kadınım. Ve eğer bunun kıymetini bilmiyorsa, varsın gitsin.
Peki ya ben? Ayağa kalkacağım. Yavaş da olsa, zor da olsa, kalkacağım. Çünkü hayatım onun kaprisi değil. Benim hikâyem. Ve bu hikâyeye, onsuz da olsa, onurlu bir devam yazacağım.




